Yoruk Anatolian
Traditional Nomad Dogs for Functional Beauty
   Home      Koyun Köpekleri
Anadolu Türk Çoban İtleri kitabından bölümler
6-Akbaşların Akı
 
Türkiye'de eğilim genelde resimlere bakmak ama okumamaktır. Ne yazık ki okumadan bu itlerin en azından yakın geçmişini bilmek mümkün değildir. Anadolu İtleri küresel çabalarla yokedilmeye çalışılan bir kültür ve gelenekler toplamının ürünlerinden sadece bir tanesidir. Bugün gelinen noktanın ne olduğunu ve bilinçsiz çığırtkanlar önderliğinde daha da nerelere gidilebileceğini bilmek için okumak; kabul ya da red için fikir devr-i daimi elzem. Anadolu Çoban İtleri Hakkında Genel Altyapı Bilgileri Bu çalışmada, Anadolu’daki çoban iti çeşitleri bölgelere dağılımına göre gözlenmiş ve belli başlı özellikleri dikkate alınmıştır. Bu çalışmanın geçtiği şehirler; İzmir, Manisa, Denizli, Afyon, Burdur, Isparta, Balıkesir, Bursa, Eskişehir, Ankara, Çankırı, Sivas, Kayseri, Konya, Rize, Kars, Ağrı, ve Diyarbakır’dır.
 
Anadolu çoban itinin ana besin kaynağının tahıl olması nasıl açıklanabilir?
 
İtlerin çene ve diş yapılarına bakılarak temelde etçil oldukları öngörülür. Ama köpek dişleri, kurdunkiyle karşılaştırıldığında gözle görülür ölçüde kısadır. Kedigiller kadar etçil olmamakla birlikte, ayıgiller kadar da omnivor (hem et hem ot yiyici) değildir itler. Bununla birlikte itler ve kurtlar, ayıgillerden daha etçildirler ve bu açıdan kedigillere yakındırlar, şu ki; iki ailenin arasındadırlar beslenme tarzı olarak. Çoban itlerinin beslenmesinde tahıl, diğer it türlerine-çeşitlerine göre daha ağırlıklı bir yer tutar.Deneyimle sabittir ki, Çoban itleri tahıl oranı ete göre yüksek olan besinle beslendiklerinde, daha da serpilirler. Kabaca Kurt Köpeğinin beslenmesinde et/tahıl oranı 3/1 iken Çoban itinde bu 1/3’dür.
   Bu durumda diş yapısına bakarak karar vermemiz gerekiyorsa, Pandagillere göz atmakta yarar olacaktır çünkü, Pandalarda diş yapısı tam anlamıyla etçildir, buna rağmen Pandalar bambu ağacından başka yiyeceklerle kolay kolay beslenmezler. Kıtlık mevsimlerinde başka ağaçları kemirirler ama et kesinlikle yemezler ve bu arada kıtlık zamanlarında ve çiftleşme mevsimlerinde diğer etçiller gibi kavga ederler. Pandaların dişleri etçil yapıda olmasına rağmen, sindirim organları ve düzeni etçil değildir (Thomas, 1994). Çoban İtlerinde de bu durum pek farklı değildir. Buradan yola çıkarak da Çoban İtlerini iç rahatlığıyla, hala dağlarda çobanların beslediği gibi, yal, ekmek ve sütle beslemekte bir sakınca görmüyorum. Yal, Anadolu’da itlere yaygın olarak verilen bir yemektir. Çoğunlukla kırılmış kepekli arpaya kaynar su dökülür ve karıştırılır. Mevsimine ya da sütün bolluğuna göre su, sütle yer değiştirebilir. Kimi yerde salçalı yal yaptıkları olur. Sütte hemen her çeşit protein bulunmaktadır. Ayrıca yüksek proteinli yemeklerin Anadolu Çoban İtlerini aşırı hareketli yaptığı biliniyor, bu ise sürüde arzulanan bir özellik değildir, çünkü çoban itlerinin sürüyü sakinleştirmesi beklenir, onlara saldırması değil. Gerektiğinden çok erk –enerji- onları çılgınlaştırır, ya da gereksiz yere saldırganlaştırır. Artı erk, onların gördükleri her şeyi kovalamalarına zemin hazırlar. Bu arzu edilen bir özellik değildir, çünkü, çoban itinin sürüyle kalması beklenir, ondan uzaklaşması değil.
   Buna ek olarak Çoban itinde hızlı büyüme kas ve kemik yapısında uyumsuz ve oransız gelişmelere neden olur. Sağlıklı bir besleme tarzının yaklaşık iki yıllık bir zamana yayılmış yavaş besleme olacağını biliyoruz. Öncelikle önemli olan, yüksek hayvanların değil, bedeni iyi oturmuş sağlam hayvanların üretilmesidir. Ekmek ve süt ya da sütlü yal bu hayvanlar için en uygun yemek gibi görünüyor. Kangal ve Doberman üreten Aral ve Sezen Altay’a (1994) göre Doberman’lar ağırlıkları göz önüne alındığında Kangallara göre üç kat daha çok yemek tüketiyorlar ve Dobermanlar yalla beslendiğinde Kangallardaki büyüme hızına ulaşılamıyor. Kangallarda ise tahıl kökenli yiyecekler gelişimlerine olumlu katkıda bulunuyor. Çobanlar kışa girerken besleyemeyecekleri at veya eşekleri vururlar ve itlerine yedirirler. Bu onlara kışa hazırlık gibi algılanabilecek geçici ve yüklü bir besin sağlar. Düşük yapmış hayvanların yavruları da çoban itlerine besin olarak verilir. Bu sonuncusunda Brucelosis gibi kısırlık yapabilecek bir hastalık olma olasılığı yüksek de olsa bu durum pek ciddiye alınmaz. Kısacası, bu ırkı beslemede tahıla dayalı besleme usulü, sadece etin pahalı olması ile ilgili olmayıp, itin sürüdeki etkinliği ve onun fizyolojik yapısıyla da ilgilidir.
   Benim kendi itlerime kullandığım karışım ise şöyle: iki ölçü kepek, iki ölçü buğday unu, bir yemek kaşığı zeytinyağı, bir çay kaşığı tuz, ihtiyaca göre bir ya da iki çiğ yumurta, altı ölçü sıcak su yada süt hep birlikte karıştırılır, bir taşımlık kaynatılır. Biraz ılıdıktan sonra yenmeye hazırdır. Tuz diş çürümesini yavaşlatır. Un ve buğday sindirilebilmesi için kaynatılmalıdır. Ayrica çiğ süt, kaynamış ya da pastorize edilmiş sütten içindeki tüm vitamin ve enzimler canlı olduğu için daha besleyicidir. Bu karışıma sebze ve abartmamak kaydıyla et eklemekte bir sakınca yoktur. Et ve karaciğer gibi yüksek proteinli ve yağlı besinler verilirken orana ve sıklığa dikkat edilmelidir. Öğünlere düzenli aralıklarla sebze eklemek kesinlikle atlanmaması gereken bir konudur. Ölçüler, itin yaşı, gelişimi ve etkinlik sıklığına göre ayarlanmalıdır. Çiğ etle beslemek yanlış değildir. Özellikle en az hafta bir etli çiğ kemik vermek dişleri fırçalamaktan daha etkindir. Unutmamak gerekir ki teyze oğlu, hala kızı Bozkurt, etini pişirmez. Bu kişisel bir tercih konusudur.
 
Eğitim
Anadolu Çoban İtleri iki ana görev için eğitilir Türkiye’de. Birincisi çobanlık, ikincisi bekçiliktir. Çobanlık korumaya, bekçiliğe yönelik, devingen bir çobanlıktır, Border Collie’ler gibi sürü gütmeye yönelik değildir. Sürü nerede ise itler oradadır. Kış aylarında ise ağılları ve köyleri beklerler. Şimdilerde şehirlerde bekçi olarak kullanılmaktadırlar ve Alman Çoban Köpeğinin yerini almışlardır. Bazı yerlerde arada bir domuz ve kurt avına götürüldükleri de olur. Çobanlık edecek enikler çoğunlukla daha bir iki günlükken seçilirler, seçilmeyenler it nüfusunun gereksiz yere artmaması için boğulur ya da kesilirler. Enigin öldürülmesinin teknik olarak tavuk ya da koyunun öldürülmesinden farkı yoktur. Her çobanın bu seçimde kendine özgü kıstasları vardır. Bu çoğunlukla eniğin iriliği, acıya katlanabilirliği ve biliniyorsa hangi erkekten olduğudur. Doğal olarak iyi çobanlık yapan erkek veya dişilerin yavruları yeğlenir. Hiç bir yerde rengin kıstas alındığını görmedim. Renk ve don seçimi kişisel bir seçimdir. Eniklerde mizaç farkları olağan bir haldir. Enikler, baskın, utangaç, sinirli, arkadaş canlısı, özgüvenli, meraklı, çekingen özellikler sergilerler. Bulundurulacakları ortama göre bu mizaç yapılarına dikkat etmekte yarar vardır. Bu açıdan bakıldığında iki günlükken doğru eniği seçmenin güçlüğü ortadadır. Bununla birlikte deneyimli çobanlar bu seçimi ilk hafta içinde yapabilirler. Enikler kışın doğmuşlarsa, üç aylık oluncaya dek ağılda sürüyle tutulurlar. Üç aylık olduklarında ki bahara denk gelir, sürüyle yayılırlar. Sürüyle kalmaya eğilimli olmayanlar ya da sürüye karşı saldırgan olanlar sürüden uzaklaştırılırlar. Eğer enikler baharın ya da yazın doğmuşlarsa anaları ve diğer itlerle birlikte doğal olarak sürüye katılmış olurlar. Çoban itleri ordu alanlarını korumak için de eğitilirler. Bursa/Gemlik, bu konu da en gelişmiş yerdir. Oniki-onbeş yaşlarımda Gemlik Harası’nı ziyaret ettiğimde, orada yüze yakın, çoğu Kangal (Karabaş), on kadarı Yörük olan it bulunuyordu. Eniklerin eğitimi sırasında göz önünde bulundurulması gereken en önemli noktalardan biri koruyacakları şeye olan bağlanma zaman aralığıdır. Bu hassas aralık 4 ile 12 hafta arasıdır. Bu aralık ilk toplumsallaşma ya da bağlanma aşamasıdır. İkinci aralık 6 ile 8 ay arasında görülür ve eniğin hayatında ilki kadar iz bırakmasa da kazanılmış özelliklerin törpülenmesi açısından önemlidir.
 
Kulak Kırpma
Kesik kulağın genelde diğer itlere ve kurtlara karşı boğuşta yarar sağladığı düşünülür. Ne var ki İç Ege ve Doğu Karadeniz’de buna katılmayan ve her yıl it boğuşlarına katılan çobanlarla karşılaştım. Bu kişiler bir itin diğerinin kulağını kapmasının sık olan bir şey olmadığını ve ayrıca kulak kesilirse, hele dibinden kesilirse itin kulaklarına su kaçtığını ve iltihaplanabildiğini ve itin ömrünün kısaldığını belirtiyorlar. Doğu Karadeniz ve Doğu Anadolu’da kulak kırpma Türkiye’nin diğer bölgeleri kadar yaygın değilse de bazı yerlerde kuyruğun 1/3’ünün kırpılması durumu gözlenebilir. Kulak kesme tüm Orta Doğu ve İç Asya'da rastgelinen arkaik bir gelenek. Artıları eksilerinden cok. Ayrıntılı bilgi için: Kırpılan Kuyruk Kesilen Kulaklar Sökülen Yumurtalık
 
Toht/Halka/Holta/Çivili Tasma/Çengel
Değişik yörelerde değişik adla anılıyor itin boynuna, onu özellikle kurtlardan korumaya yönelik takılan, çivi ya da sivri tellerle işlenmiş tasmalar. Bunlar Toroslar, İç Ege, ve İç Anadolu’da yaygın olarak kullanılıyor. Doğu Karadeniz, Güney ve Doğu Anadolu’da ise o denli önemsenmiyor. Tohtun iti, kurtlardan koruduğu bir gerçekse de, itlerin kendi aralarındaki kavgalarda gereksiz yaralanmalara neden olduğu da açıktır. Yine de genelde çoban itleri tohtun ne olduğunu bilirler ve kendi aralarında ona göre davranırlar. İç Anadolu’nun bazı bölgelerinde bir it tohtu ancak bir kurt öldürdükten sonra takınabilir. Böylece toht, o itin değerinin vurgulanması anlamına da gelir, çünkü o it artık kurda karşı kanıtlanmış bir ittir. Çoban, değerli bir iti daha çok tehlikeye sokmak istemez. Diğer itler de bunun ne olduğunu bilirler. Bence bu çobanın en iyi iti elinde tutmasını kolaylaştıran ve itle kurdun arasında boğuşu adil kılan kusursuz bir uygulamadır. Benzer bir uygulama çok eskilerde Orta Asya’da var idi. Bu uygulamanın oyuncuları oğlanlardı. Erkek çocuk, bir ada hak kazanmak için değerli bir iş işlemeliydi. Aksi halde yaşamının sonuna kadar adsız kalırdı. Bu yüzden bazı oğlanlar, toplumdaki konumlarından ötürü “adsız” olarak ünlenirlerdi ki bu onları elle tutulur şeyler yapmaya iterdi. Şehirlerde toht kullanılması, eğer işlevi bilinmiyorsa bilgisizlik ve özenti, biliniyorsa da diğer itlere karşı haksız ve gaddarca bir üstünlük elde etme kaygısıdır.
 
Boy
Anadolu genelinde Anadolu Çoban İtlerin boyu omuz hizasında ortalama 65-85 santim arasında değişir. Aynı çeşit ya da alt gruplar içinde farklılıklar olabilir. Irk kavramı sonraki sayfalarda incelenecektir. Anadolu Çoban İtleri için ırk kavramını kullanmaktan sakındım, çünkü yerel ve bölgesel çeşitlilik Anadolu Çoban İtlerin çözümlemede çok daha usluca bir yaklaşımdır. Örneğin; Kuzey Amerika’daki kurt alttürleri son yirmi senede çok kez değişti. Kuzey Amerika’da her ne kadar yirmi dört kurt alttürü olduğu düşünülmüşse de, kurtların günde 50 mil (~80km) gibi büyük uzaklıkları kat ettikleri düşünülürse, bu konuda ısrar etmek güçleşir. Değişik kurt grupları sürekli olarak göçerler ve alan boşlukları diğerleri tarafından geçici olarak doldurulabilir. Özellikle kayot ve kurt grupları arasında ara sıra çiftleşmeler olduğuna inanıldığında, kalıtsal kaymaların olduğunu varsaymak mantıksaldır ve kızıl kurt varsayılır ki bunun bir ürünüdür. Aynı bölge içinde bile olsalar, büyüklük, don, küçük kafatası farklılıkları açısından değişirler, bilim adamları kaç tane kurt ırkı olduğu hakkında anlaşamazlar. Böylece, aynı alan ve aynı kurt grubu içinde değişik boy ve kafatası yapısında kutlar vardır. Aslında bir kurt ırkı, diğerinin hemen aynıdır. “Davranış ve doğal tarih, değişik kurt ırkları ve Kuzey Amerika ve Avrasya ırkları arasında benzerdir. Aslında herhangi bir gerçek farlılık, yemek çeşidi, iklim, coğrafik alan gibi kesin yaşam koşullarına daha çok bağlı gibi görünüyor” (Mech, 1991). Bu açıdan bakıldığında Anadolu’daki çoban itlerinde, aynı bölgede yaşayıp, aynı ırk bile olsalar, doğal, bölgesel ve işlevsel bir tür oldukları için, sadece boy değil, don ve kafatası farklılıkları da normal karşılanmalıdır.
 
Safkanlık Kargaşası
 
Safkanlığı anlamak için ilgili sözcüklerin anlamlarına bir göz atarsak, karşımıza önce “tür” ya da “çeşit” kavramları çıkar. Irk’ın İngilizce karşılığı “breed” olup, Oxford sözlükteki tanımı: Özellikle insanlar tarafından geliştirilen ve birbirine benzeyen hayvan veya bitki soyu. İnsanlar tarafından geliştirildiğine göre evcillik söz konusu olmalı. Böylece tür yerine, ben “evcil ırk” demeyi daha açıklayıcı buluyorum. Evcil ırklar belirli bir amaç için yetiştirilirler ve belli bir ırkı diğerinden ayıran kalıtsal özellikleri gözle görülebilecek düzeydedir.Diğer bir kavramsa Evcil ırktan faklı olan “tür” sözcüğüdür, ve İngilizce’deki karşılığı “species” olup, tanımı: Belli özellikleri başka gruplarda olmayan, üreme bakımından diğerlerinden ayrılmış olduğu sanılan, kendi grupları dışındakilerle çoğalmayan organizmalar topluluğudur. Bu tanım “Türleri alt türler kategorisine bölmekteki güçlükler” başlıklı makalede görülür. Bu makalenin ana hatları, bu çalışmayla ilişkisi oranında aşağıdaki satırlarda sunulacaktır. Öyle inanıyorum ki, aşağıdaki satırlar bu çalışmada mutlaka yerini almalıdır, çünkü bu kaynak makale, değişkenliğin ve sınırlayıcı keyfi ayrımlarınne denli önemli olduğunu açıklamaktadır. İleriki satırlarda birbirleriyle çelişiyor görünen bazı düşünce ve gerçekler sergilenecektir. Anlatılanları olumlu ve olumsuz yanlarıyla bir bütün olarak almak konuya daha geniş bir bakış açısı getirecektir. Üçüncü olası yararlı kavram ise alt türdür ve İngilizce karşılığı “sub-species”dir. “En geniş güncel kabulüyle, en ayrıntılı kategori, alttürlerdir. Mayr alttürü “Taxonomik olarak türün diğer topluluklarından ayrılan ve o türün yayılım alanı içinde, coğrafi bir altbölümde yaşayan, dışyapı olarak birbirine benzer toplulukların bir araya gelmesi” olarak tanımlıyor. Bu tanım karmaşık kavramlarla doludur ve dikkatli bir ayrımlamayı hakkeder ( Bleyman, Whitmore, 1997).
   Öncelikle, “dışyapı olarak benzer topluluklar” söylemine dikkat edelim. ‘Fenotip’-dışyapı, bir kalıtım terimidir ve bir organizmanın nasıl göründüğünü ya da laboratuar sınamalarının o organizmanın nasıl işlediğine ilişkin söyleyebildikleridir. Dış yapı, dış görünüş veya o organizmanın bizce dolaysız algılanabilir işlevleridir. ‘Genotip’-içyapı ise onun işlemesini sağlayan tüm kalıtım maddesinin toplamıdır. Bu söylem bizi türlerin alttürlere ayrılmasında kullanılan kıstasların çoğunlukla görsel (öznel) olup, uyarlanmacı (davranışçı) ya da kalıtımcı (nesnel) olmadığı konusunda uyandırır. Bu tanımdaki en önemli ifade “o türün yayılım alanı içinde, coğrafi bir bölümde yaşayan” dır. Mayr’in söylediği gibi ‘Alttürleri tanımlamak için elde ne herhangi keyfi olmayan bir kıstas vardır, ne de coğrafya ya da diğer kalıtım yalıtılması ile birlikte oluşması dışında alttürler evrimin bir parçasıdırlar’. Bu noktayı sonuca vardırmak için, Mayr diyor ki’ bir yazarın, bir türün aynı bölgeden pek çok alttürünü bildirmesi, onun terimi yanlış kullandığına işarettir’. Tartışmadan açıkça anlaşılabileceği gibi, türleri alttürlere bölmenin tek makul kıstası coğrafya ayırımıdır. Bundan ötürü, taksonomistler, alttürleri ayırırlarken, göçmen kuşlar, balinalar ve insanlar gibi belirgin yayılmak ve göçmek eğilimi olan türlere çok az bölünmeler uyguladılar. Tanım ayrıca “ve taksonomik olarak o türün diğer topluluklarından ayrılan” söylemini içeriyor. Bu ne demektir? Taksonomistler türleri alttürlere ayırmakta, coğrafyadan başka neyi yeterli görüyorlar? Aşağıdaki örneği dikkate alın. Kaplanlar sürekli topluluklar halinde olduğu gibi ayrılmış topluluklar halinde de bulunurlar. Eğer size kaplanları iki bitişik bölgeden sunsaydık ve biri Sumatra, diğeri de Sibirya Kaplanı deseydik, (bir parça farklı olan) bu kaplanların iki ayrı alttürün örnekleri olduğunu ya da aynı türün bireylerinin birbirinden hafifçe ayrı görünmelerinin temel çeşitlilikten kaynaklanmasının örnekleri olduğunu nasıl bilecektiniz? Yanıt kolay, çünkü Sibirya Sumatra’dan uzaktır ve bu iki kara parçası, olasılıkla binlerce yıldır birbirinden yalıtılmışlardır. Böylece, bunların iki ayrı alttür oluşturdukları söylenebilir.Eğer, bu iki aynı kaplanı size, biri Hindistan diğeri de Tayland’dan diye sunarsam, seçiminiz güç olur, ama sonunda onların farklı alttürler olduğunu söyleyeceksiniz, çünkü Mayr’in tanımı özellikle “coğrafya altbölümü”nden söz eder ve sizin Dünya Atlasınız, Tayland’ın coğrafya olarak açıkça Hindistan’dan ayrı olduğunu gösterecektir.Eğer, yine de, size bu iki kaplanın Hindistan’daki birbirine bitişik iki vadiden geldiklerini söylersem ve buna ek olarak pek çok yerli avcının A vadisinden, B vadisine geçen bir kaplanı asla görmediklerini söyleyen bir bilgi sunarsam, o vakit gerçek bir sorununuz olur. Bu sorunu çözmek, çok dikkatli bir taksonomik araştırmayı gerektirir, çünkü Mayr’in açıkça belirttiği gibi coğrafya olarak ayrılmış topluluklar, ancak “taksonomik” olarak diğerlerinden ayrılabiliyorlarsa alttürlere ayrılabilirler. Taksonomist, her iki örneği de inceleyecek ve “dışyapı” olarak yeterince ayrı iseler, ayrı alttürler olarak sınıflandırılacaklardır. Mayr taksonomistleri, alttürlerin varlığının dirimbilimsel (biyolojik) yada evrimsel temellere dayandırılması gerektiği için, ayrı alttürler olarak belirsizce ayrılan toplulukları adlandırırken dikkatli olmaları konusunda uyarır. Örneğin, Chatham akkuyruk geyik topluluğu ile Wake akkuyruk geyik topluluğu ayrı alttürler değildirler. Bunlar pekala yeterli “coğrafi” tanımlardır, ama geyik alttürlerini göstermezler. Bu iki geyik topluluğu doğada, bu iki bölgenin sınırlarında karşılıklı çiftleşebilirler ve oğullar tamamen diğer bölgede yaşayabilecek yeterliktedirler. Benzer şekilde, herhangi bir tutsak üreme programında karşılıklı çiftleştirilen, her iki bölgeden, yabandan yakalanmış hayvanlar, her iki geyik topluluğunun karışmasıyla, geyik topluluğunun gen havuzuna zarar vermezler. Çoğu günümüz taksonomistleri, Mayr’in bu tavsiyesini hiçleyip, alttürü, herhangi bir coğrafya topluluğu için öylesine tanımlayıcı bir kaydedici olarak kullanırlar.
   Alttürlerin gereksizce arttırılması, tür kavramına göre, alttürlerin işleyen sınıflamasını çok daha az kullanışlı ve yönlendirici kılmasıyla, alttüre ilişkin dikkatimize dört konuyu getirmiştir. 1) Diş boyu, kürk donu, kuyruk çizgileri veya iszym alleller gibi değişik özellikler, ve coğrafi çeşitlilik açısından bağımsız eğilimler gösterirler.“Cline” adlı taksonimik bir kavram vardır ki, bu, çoğunlukla belli bir evrimsel ya da coğrafi geçiş çizgisi üzerinde, bir grup ilişkili organizmanın, morfolojik ya da fizyolojik farklılıkları dereceli diziler halinde sergilemeleri olarak tanımlanır. Örneğin, klasik tanımlayıcı taksonominin daha ilk günlerinden beri, türlerin içinde fiziksel özelliklerin iki önemli kuzey-güney basamakları gözlenmiştir. Bir türün ekvatora yakın bölgelerinde yaşayan üyeleri 1) daha küçük ve 2) aynı türün kuzey enlemlerinde yaşayan üyelerine göre daha koyu pigmentli olma eğilimindedirler. Bir türün aşırı uç örnekleriyle yapılan karşılaştırma, coğrafi olarak iki ayrı alttopluluğu işaret etmiş görünebilir. Bununla birlikte, eğer kuzeyden güneye uzanan bir topluluğun dağılımına bakılacak olursa, kuzeyde daha iri ve soluk kaplanlar, güneyde daha küçük kızılımsı kaplanlar ve orta alanlarda orta boylu ve donlu kaplanların var olması olasıdır. Bu onları alttürler yapmaz. Çünkü bir alttür, bir alttopluluğu, tüm türden açık aralılıklarla temsil etmek durumundadır. Tanımın içine işlendiği üzere, bir alttür süreksizlik göstermek zorundadır.2)Polytopic AlttürlerDışyapı olarak birbirinden ayrılamaz toplulukların, değişik coğrafi bölgelerde varolduğuna ilişkin pek çok örnek vardır. Taksonomistler daha ileriki çalışmaların, iki topluluğun bazı nitelik ve özelliklerinin dirimbilimsel olarak belirgin bir şekilde farklılaştığının keşfedilebileceğini hissettiklerinde, bu topluluklar çoğunlukla alttürlere ayrılırlar.3)Mikrocoğrafik IrklarAlttürler kendileri, bireysel farklılığı örtebilecek mikrocoğrafik ırklara bölünebilirler.4)Keyfi AyrımlarTür ayrımı kıstaslarının oldukça tersine, değişik taksonomistlerin, alttür ayrımında makul olarak düşündükleri farklılık ayrımı oldukça keyfidir. Ayrımlar çoğunlukla yörel fenotipik çeşitliliğin sonucu olarak yapılırlar. Buna Karnivora içinde güzel bir örnek, ‘Rex” veya ‘King” çitadır. İlk önceleri King çitanın kürk şekli, onun farklı bir tür olduğunu düşündürttü. Bu göze çarpan çizgili çeşit, daha sonraları bir alttür olarak düşünüldü. Şimdi biliniyor ki bu, değişik Afrika Çita topluluklarında, hafif değişik sıklıklarla ortaya çıkan, tek bir çekinik genin gösterimidir. Aynı şekilde, kara ve lekeli leoparlar da farklı alttürler değil, sadece don değişkenlikleridir. Bir alttürü tanımlamak için, geniş bir alandaki fiziksel ve davranışsal özellikleri dikkate almadan, tek bir keyfi farklılığa yapışmak, en sık rastlanan taksonomik hatalardan biridir. Bir türün yerel topluluklarında doğal olarak ortaya çıkan geniş dışyapı çeşitlilik değişkenliğine dikkat edilmelidir. Rasgele çiftleşmenin içsoy üremeye yol açmaması ve tehlikeli çekinik mutasyonların gösterimi ile ilişkili sonuçların sorunlar getirmemesini güvencelemesi dışsoy üremiş sağlıklı bir topluluktaki yeterli iç genetik çeşitlilikle olacaktır. Bu çeşitlilik ve cinsel üremenin büyük yararına olan genetik malzemenin sürekli yeniden düzenlenmesi, tek bir türün tüm bireylerinin genetik olarak ve böylelikle dışyapı olarak da farklılaşacağını güvenceler.
   Dışyapı, organizmanın yapısal şeklidir. Genlerin ve onların çevreyle olan etkileşimlerinin gösterimidir. Ayrıca bilinmelidir ki dışyapısal çeşitlilik, her zaman zorunlu olarak genetik çeşitliliğin sonucu değildir. Fare genetikçileri yıllardan beri bilirler ki, içsoy üremiş soylardan gelen bireyler (ki 150 nesil boyu erkek-kız kardeş eşlemeleri korunmuş ve 99.999% genleri benzer kalmıştır) asla birbirlerine benzemezler. Bu genetik olarak denetlenmiş ortamda bile, rasgele gelişim çeşitlilikleri ve şans eseri ortaya çıkıveren küçük çevresel etkenlerce, embriyonik gelişim sırasında deri pigment hücreleri her zaman tam doğru yerlerine gitmezler ve kürk donu yapıları hafifçe farklı olur. Embriyonik diş çıkıntıları hafifçe değişik konumlarda dışarı çıkarlar, böylece ergin dişleri azıcık değişik yerlerde büyürler bu da onların kafa yapılarını bireysel ve eşsiz kılar. Çevre dışyapı üzerinde diğer genetik olmayan bir etkendir. Diyet, ve mikrorganizmalara, kimyasal etkilere maruz kalmak gibi etkenler ve fiziksel etkinlik, içsoy üremiş farelerin görüntüsü ve sağlığı üzerinde büyük etkiler yaparlar. Günümüzün parasal gerçeği şudur ki, dünyanın pek çok yerindeki hayvanat bahçeleri (saygın Londra Hayvanat Bahçesi, ve Amerika’daki pek çok diğerleri) iflas etmekte ve kapanmaktadırlar. Para, kafes alanı ve tutsak üretme programları için gerekli çalışanlar için gerekli kaynaklar, hızla azalmaktadırlar. IUCN (Uluslararası Doğayı Koruma Birliği) gerçeği görmelidir: Birbirlerinden ayrı, tutsak üremiş, otuz alttürlü kugar/dağaslanı ve okselotları barındırmak için lüksümüz kalmamıştır. Öyleyse mümkün olduğunca çok türe özgü kalıtsal çeşitliliği koruyabilmek için tutsak olan tüm örnek bireyleri kalıtsal olarak idare etmeliyiz. Ve aslında, örneğin: tutsak (hayvanat bahçesi mahkumu) üretimde olan tüm okselotların kayıtlarına bakarsak, tüm dünyanın üreme kurumlarına yayılmış sağlıksız bir alt türler dağılımını görürüz. Tüm dünyada, pek çok alttürler, tutsaklıktaki bir ya da iki bireyce temsil edilirler. Uygulamaya dayalı tüm deneyim ortaya konduğunda, parçalara ayrılmış olarak üreyen bu topluluklar başarıyla korunamazlar. Gerçekten pek ufak bir topluluktan bir türü kurtarmanın ne denli güç olduğunu göstermek için küçük gazel türü örneğine bakalım. St. Louis Hayvanat bahçesi, bilinen son Spekes Gazel üyelerini canlandırmak için yakaladı. Bu hayvanları kurtarmak için harcanan çabalarda karşılaşılan güçlükler, olağanüstü büyük ve umut kırıcıydı. Tempelton birikmiş zararlı genleri temizlemeyi, tahtırıvalle savaşı olarak gördü. Topluluğu oluşturmak için harcanan sürekli çabalarla, sayı üçten on ikiye çıktı. Sonra beşe düştü. Daha sonra on ikiye tırmandı ve yediye düştü. Ancak son zamanlarda görünür bir başarı elde edildi. Günümüzde tutsak hayattaki Spekes Gazeli sayısı, on sekiz yıllık üretimden sonra yirmidir. Bebek ölümü %45’dir”. (Bleyman and Whitmore, 1996)
   Bütün, parçalarının toplamından çok daha farklı olduğu için bir türün yaşaması onun bireysel alttürlerinin saflığından daha önemlidir, ki alttür kavramı evrim açısından henüz yeterince ikna edici uygunlukta değildir. Tüm yukarıdaki tanımlamalar ve açıklamalardan sonra yine safkanlık konusuna dönülecek olursa, Anadolu’da Avrupa ölçülerinde safkan ırklardan söz etmek güç olur, çünkü ortada bilimsel anlamda teknik bir üretim programı bulunmamakta- dır. Birbirine yöresel olarak benzer itlerden söz edilebilir. Bir grup hayvanın ortak özellikleri, diğer bir grubun ortak özelliklerinden farklıysa, o grup içinde benzerlikler, farklılıklardan çoksa, o grupta bir tutarlılıktan söz edilebilir ve buna bölgesel ırk denir. Örneğin, Kafkas Çoban İti sadece Kafkasya olarak bilinen dağlık bölgede değil aynı zamanda, Azerbaycan, Gürcistan, Ermenistan ve Doğu Anadolu’da türevler halinde bulunurlar. Burada iklim ve coğrafya açısından ortak özellikler vardır, Hatta Güneydoğu Anadolu’da bile Kafkas özellikleri taşıyan itlere rastlamak hiç de güç değildir. Safkan ırklar batıda (Avrupa) vardır. Anadolu’da ise “kan”lar vardır. Kaygı, kanın niteliğinde odaklanmıştır, saflığında değil. Nitelik, saflığı getiriyorsa buna karşı çıkılmaz, saflık ancak nitelikten ötürü kollanabilir. Anadolu Çoban İtlerinde mutlak farklılıklar yerine, göreli farklılıklara bakmak, birbirinden ayrı topluluklardaki farkları ve benzerlikleri görmemizi kolaylaştıracaktır. Üreticiler, bir topluluğu belli, iyi tanımlanmış özellikler grubuna indirgeyebilir.
   Bir ırkı saflaştırmak için, ırkın özde ne olduğunun bilinmesi gerekir. Başlangıç noktasını, kökü bilmek bunu olanaklı kılar. Üretici, belli bir topluluktaki belli özelliklerin her bireyde görülmesini hedeflerse ve bunu her nesilde elde ederse ulaştığı sonuca belli bir tanımlama açısından saflık denebilirse de bunun göreli bir saflık olduğu unutulmamalıdır. Şu ki; mutlak saflıktan söz edilemez. Örneğin birisi, Türkiye’nin belli bir bölgesindesaf itler gördüğünü söylerse, sorulması gereken soru: neye, nasıla ve kime göredir. Bir şeyi saflaştırmak adına, üç beş, şu veya bu açıdan örneği alıp, bir çiftliğe kapanıp onları standartlaştırmak pek de özenilecek bir durum değildir. Anadolu koşulları göz önüne alındığında, safkan bir it bulmak olanaksız bir rüyadır. Olanı, değiştirip, eldeki veri her ne ise ona göre standartlaştırmak yerine, olanı olduğu gibi korumak, ve olanın gelişmesinde baş koşul olan akışkanlığın koşullarını sağlamak olana saygı duymaktır. Akışkanlık için ise keyfi sınırlar çizmemek, doğal dürtülere ve kendiliğindenliğe geçit vermek; olan ihtiyaçları karşıladığı sürece, süreci zorlamamak ve akışına bırakmaktır. Akışkanlık ve göreli farklılıklara bir de ortalama değerler eşliğinde bakmak konuya ek bir bakış açısı getirecektir ki bu bir anlamda istatistiksel bir yaklaşımı gerektirir. Ortalamayı bulmak için, 50 başlık bir topluluktan örnekleme yapıldığında, ortalamayı temsil açısından hata payı, 500 başlık bir topluluktan alınacak ortalamaya göre daha yüksektir. Bu ortalamanın genel topluluğu temsil etmedeki başarısı katılımın yüksek ve gelişigüzel (random) olmasıyla sağlanabilir. Oldukça ufak bir topluluktan bir takım özellikler yalıtılarak, gerek kendi ortalamasından, gerekse daha büyük bir topluluğun ortalamasından sapmalar elde edilebilir. Bu özellikler onları taşıyan bireyler veya alt gruplarca üretilerek sağlamlaştırılabilir ve 50 başlık topluluk artık 500 başlık grubun temsilcisi olma özelliğini yitirir. Bu yalıtılmış grubun kalıtsal özellikleri, olumsuzluklar yada zayıflıklar gösterebilir, ama çok az da olsa bazı özellikler gelecekte topluluğun varolmasına katkıda bulunabilirler. Bu “kalıtsal kayma” dır ve Türkiye Cumhuriyeti’ndeki itlerde tüm çeşitliliklerine karşın, bu yalıtma sonucu bazı özellikler açısından iyi oturmuş alt topluluklara rastlanabilir. Örneğin, coğrafik olarak yalıtılmış olduğunu varsayacağımız bir köydeki itler belirgin bir şekilde içsoyludurlar. O çevredeki başka bir köy de aynı durumdadır. Bu köyler geniş bir ovanın iki ucundaki, iki dağda konumlanmış köylerdir. Bu yalıtılmış topluluklar, zaman zaman, insan ya da hayvan bireyler, senede bir kez kutlanan bir şenlikte bir araya geliyorlar, mal değiş tokuşunun yanı sıra. Geleneksel ve kalıtsal alışveriş de yapıyorlar ve içsoy üremenin getirdiği keskin ve derin ayrılıkları sulandırıyorlar. Bu kalıtsal kayma yoluyla her iki alttoplulukta yeni kalıtsal bileşimler oluşuyor. Bu yeni bileşimler varolan çevre koşullarında başarılı sonuçlar vermiyorlar katıksız bireyler gibi. Varsayalım ki başlangıçta, her hangi bir karışım olmadan önce, A köyündeki bireyler X sayrılığına karşı, B köyündekiler de, Y sayrılığına karşı dirençlidirler.Her iki sayrılık da iklim nedenlidir. Ama, şimdi, iklim her iki köyde de değişmektedir. Bu arada katıksız birey sayısı azalmıştır. Katıksızlarla birlikte melezlerin de varolan koşullara uyma açısından, üreme ve varolma güçlüğü vardır ve sayısı azdır. İklimdeki değişmeden önceki karışmış bireyler, önceki koşullarda başarılı değillerken, yeni koşullarda da zorlanmaktadırlar. Bununla birlikte her iki topluluktaki bazı melez bireyler bu yeni koşullarda safkanlardan daha başarılı olmaya başlamışlardır, çünkü onlar kalıtsal olarak önceden hazırdırlar. “ Burada denemeyanılma yöntemi ile büyük bir topluluk olası gen sıklıkları deneyebilir. Önceleri başarıya ulaşmamızı sağlayan uyarlanmalar, şimdi sadece marjinal olarak kullanışlıdırlar ve buradan dışarıya yol vardır. Bir türü pek çok küçük içsoy üremiş topluluklara bölmek, ama zaman zaman bu topluluklar arası dışsoy üremeye izin vermek, Sewal Wright’in önerdiği bir çözümdür. Bu çözüm, hem tuzakları, hem de aşırı özelleşme ve aşırı genelleşmeyi engeller” (Sagan, 1992)
 
Anadolu Çoban İtlerine İlişkin Genel Ölçülerin Belirlenmesi
 
Anadolu Çoban İti gösteri iti değildir. Gösteri itine dönüştüklerinde, benim anladığım anlamda, onlar artık Çoban iti olarak anılamaz. Bu bir denge konusudur. Bu bir ya hep ya hiç durumudur. Çoban itiden ne anlaşılması gerektiği, Anadolu Çoban İtnin ne olduğundan; öz olarak nerede yaşadığından, nasıl oluşturulduğundan ve hangi koşullarda en sonunda Çoban itine dönüştüğünden çıkarımsanabilir. Biri öne çıkıp, Çoban itinin, o kişinin olmasını istediği şey olduğunu söyleyemez. Çoban iti neyse, odur. Bir parça kağıt üzerinde, kendilerini uzman olarak adlandıran kişiler grubunca yeni standartlar üretilebilir, ama bu standartlar özü piçleştirmekten başka bir şeye yaramaz. O, Anadolu ve Orta Asya’nın çok eski geleneklerinden çıkıp gelmiştir. Kişiler ve örgütler, gelenek ve göreneklerin üstünde değildirler. Kişi eğer, temel fizyolojik ve psikolojik sağlıktan anlıyorsa,hayvanlarla ilgili deneyimi varsa ve doğaya saygı duyuyorsa ve en önemlisi geleneklerin ardındaki mantığı yakalamışsa, o kişi Çoban iti üretiminde yüksek bir ölçüyü yakalayabilir. Kafataslarını ölçmek, taksonomistlerin işidir. Bir üretici bunu bilinçli olarak yapmaya başladığında, teknisyene dönüşür.
   Çoban iti teknisyenlerce yaratılmadı, taksonomistlerden çok daha farklı bir dünya görüşü olan çobanlarca geliştirildi. Çobanlar ölçmezler, doğanın akışıyla giderler, ona katılırlar, kendilerini onunla oluştururlar. Şarkıları, el emekleri doğanın ve bu bakışın yansımasıdır. Gördüklerini söylerler, duyduklarını oluştururlar ve çözümlemezler ve izlenimlerini sayılara dökmezler. En iyi Çoban itileri görevde olanlardır, çünkü onlar işlev itidirler. Ülküsel ilkelere dayalı sınırlar, Çoban itiini tanımlayamaz. Çoban, çobanlık yapandır. Çobanlık eden bir çoban iti, çoban kanından gelenlere üstündür. Sürü korumak öz görevi olmakla birlikte, bir bölgeyi yada şeyleri koruyan bir Çoban iti, işlevli it olarak görülmelidir. Şekil, işleve göre ikinci derecededir. İşbitiricilik ve işlevdir şekli belirleyen. Birisi, burada bir tezatlık görebilir, ama yoktur. Kavram, itlerin çoğunluğunu oluşturan itlerden gelmektedir ki bu kavram yada tanımla uyuşmayan olağanüstü becerikli itler, çobanlık eden, çoban iti oldukları sürece, kavramı değillerler. Şehirlerdeki Çoban itileri geleneksel ve doğal eleme sürecinden geçebilecekleri, geleneksel fırsatlardan yoksundurlar. Üreme süreci, insan tarafından düzenlenen bir sürece dönüştüğünde, kişi geleneksel ortamı taklit etmelidir. Eğer geleneksel ortam yinelenemiyorsa, kişi seçimi kendi yapmak durumundadır. Örneğin, üç çift Çoban iti olan biri bunları sürü halinde bulundurması halinde, üremede seçilecek eşleri kendi seçmemeli, itlere bırakmalıdır. Bu durumda, çoğunlukla sadece bir çift üremekle yetinecektir. Bu çift öncü çifttir. Öncü çiftin varlığı halinde diğer çiftler üremeye katılmaz çoğunlukla. Bu yolla üretimde erkekler arası sert çatışmalar olması durumu göz önüne alınmalıdır. Bu koşulu oluşturmanın uygulamada güç olacağının farkındayım. Ne var ki, hiç olmazsa aşağıda belirtilen kıstaslara uygun olarak seçilen erkekler arasında bir güç ve cesaret sınamasından geçildikten sonra dişiye erkeğini seçme olanağı verilmesinin “hisli” tabir edilen nesiller getireceği kanısındayım. Üreme programları adı altında, beş on metre karelik alanlarda, asıl amaç ve son hedef unutularak, sığır ya da tavuk üretir gibi cüsse ve görüntü kıstaslı, hızlı ve ezbere it üretiminden medet ummak bugün için saflık ve sorumsuzluk, gelecek içinse emanete saygısızlıktır.
   Amaç ruhsuz nüshalar oluşturmak olmamalıdır. Yinelemeden yarar gelmeyecektir. Amaç her zaman önem verilen bir takım özellikleri koyulaştırmak ve sonuçlarda tutarlı olabilmek, topluluğa bir bütün olarak bakmak ve ortalamayı sürekli geliştirmek olmalıdır. Üretim için seçilen çiftte bazı özellikler bulunmalıdır. Bunlar bölgelerini korumaya hazır, uyanık, canlı, hızlı ve güçlü itler olmalıdırlar. İskelet yapısında bedensel işlevlerini acı çekmeden, kolaylıkla yerine getirmelerine engel olacak hiç bir kusur bulunmamalıdır.Beden kaslı olup, her an patlayabilecek bir gücü içinde tuttuğu izlenimini verebilmelidir. Kendine güvenli, cesur ama zalim olmayan itler tercih edilmelidir. Ak tırnaklar, açık renkli yada gök göz, al burun gibi özellikler ancak kişisel kıstaslar çerçevesinde kabul ya da red görebilir. Bu özellikler, Anadolu Çoban İtleri’nin varlığına tehdit oluşturmazlar. Gök gözlü Çoban iti neredeyse yoktur. Örneğin; 1996’da bana, hiçbir kusuru bulunmayan Konyalı koyuncu bir akitin varlığından söz edildi. Korkaklık, tembellik,makul olmayan saldırganlık, aptallık, temel us yürütmede beceriksizlik gibi özellikler yüktürler ve sakınılmalıdırlar. Pointer gibi kıl kuyruklu, tazı gibi kafatası bölgesi dar kafalı, zayıf ve ince boyunlu,küçük ve dar pençeli itler potansiyel olarak çoban itiliğine uygun özellikler taşımazlar.
   Sadece beden şeklini kıstas almak,daha iri yada kara kafalar oluşturmaya çalışmak pek çok sorunu beraberinde getirecektir. Alman Kurtlarının yüz yıl önceki sağlık sorunlarıyla, bugünküleri karşılaştıracak bir çalışmaya sahip olmak oldukça faydalı olabilirdi. Türkiye ve Romanya’da 1983’de gördüğüm bazı Alman Kurtlarında bugünküne göre daha yüksekkalçalar, kurt gibi uzun bacaklar, kısa kulaklar ve rahat bir tırıs vardı. İtler ne denli doğal olurlarsa, o denli daha az iskelet sorunları olacaktır. Yukarıda sözünü ettiğim Alman Kurtları ortalamadan kaymazlar, çünkü bunlar abartılmış ve çarpıtılmış bir beden yapısı yönünde bir elemeden geçmemişlerdir. Her ne kadar yukarıda, Çoban itine ilişkin bazı koşullardan söz ettiysem de, onu bir kağıt parçası üzerinde tanımlamak, dar kişisel tercihlere göre gitmek ve yeni ölçüler getirmek, gerçeğe gözleri kapamak olur. Bu durum, denetlemeye dönük ihtiyaçların ve dizginlenmemiş kaygıların yüzeye çıkma eğilimleri olarak kendini gösterir. Örneğin; Çoban itilerinin ardındaki geçmişin, arkeoloji bulgularına göre en az 5000 sene olduğu savlanır. Bu zaman dilimi boyunca Anadolu Çoban İtleri, Anadolu’nun insanı ve doğal koşulları tarafından şekillendirildi. Kavramsal bir üretim yoktu, ama belli koşullar altındaki çalışabilirlik kıstası eşliğindeki, işleve yönelik bir seçim süreci vardı. Çoban itilerinin, saflık açısından tehlikede olduğunu söyleyerek, heyecanlanmaya hiç gerek yoktur. Eğer, Anadolu’da saflık açısından hala saf Çoban itileri var ise, bilinçsiz, düşük düzeyli, denetimsiz-kendiliğinden üremenin etkileri toplanıp, safkanların olduğu varsayıldığında, ülkenin değişik bölgelerindeki bu safkanlar nasıl olup ta günümüze dek korunabilmiştir?
   Çoban itleri bir bütün olarak ele alındığında varolmayan kargaşa ve karışıklık tehlikesi, yurt dışından getirilen hemen tamamı yapay olarak üretilmiş ırkların sayısındaki artma ile tehlikeye girecektir. Anadolu’daki tüm çoban itleri, az yada çok birbirleriyle akrabadırlar.Çoban itileri insan tarafından, niyetli bir şekilde yalıtılmamışlardır. Çoban itileri içeri yada dışarı yönelik tüm göçler aracılığıyla,sürekli kan alışverişinde bulunmuşlardır. Anadolu’nun sahil bölgesi dağları, birbirlerine bağlıdırlar. İç Anadolu’da ise çoğu bölgede zincirleme bir ilişki içindedirler. Erkek Çoban itileri,soğuk kış aylarında, dişiler kızana girdiklerinde, çiftleşmek amacıyla, 50km’lik alanlar tarayabilirler. Onları dolaşmaktan alakoyup, çiftleşip köylerine dönmelerini engelleyebilecek hiç bir şey yoktur. Bu hareketli kan dağıtımının başka bir yoludur. İklim, üretim şekilleri, ve kişisel tercihler konusunda, bir bölgeden diğerine değişiklikler olduğunu söylemeye gerek bile yoktur, ama etkileşim sürmektedir. Örneğin; hükümetlerle, ekonomi değişmekte, devletin verdiği bazı kararlar yerel ekonomileri etkilemekte, koyun ve özellikle keçi güdümüne ilişkin hiç de arkadaşça olmayan orman koruma kanunları yürürlüğe girmekte, orman yangınları ve kesimleri nedeniyle iklim değişmekte, sürü yetiştirmekten daha kolay olup, daha kazançlı olabilen turizm başlamakta, böylece o bölgelerdeki insanlar sürücülüğü bir kenara atmak zorunda kalmaktadırlar. Böyle durumlarda sürüler başka bölgelerde, başka insanlara satılmakta, bazen sürüler terör nedeniyle ülkenin diğer bölgelerine (örneğin: Ağrı’dan Eskişehir’e) sürülebilmekte, itler de çoğunlukla sürüyü izlemekte, böylece birbirine bitişik yada ilişkisiz bölgeler arasında yakın etkileşimler doğmaktadır. Çoban itinin gelişimine ve iyileşmesine pek çok etken katkıda bulunmaktadır. Bu açıdan bakılabildiğinde denilebilir ki “Çoban iti, düzenli ve sıkı üretim yöntemlerinin ürünü değildir”. Denetlenmiş üretim, ilkeleri ve tanımlamaları da birliğinde getirir. Genlerini, bir sonraki nesle aktarmayı hak etmeyen bireyler, kanı (sözü edilen kümeyi) zayıflatır. İhtimal ki, bu gidişle, elli nesil sonra batı ülkelerinde, dışı Çoban iti, içi kucak iti ve aralarında bolca katırın bulunduğu ürünlere tanık olacağız. Aynı tehlikenin T.C.’de devlet kurumlarınca uygulanan üretim çalışmalarınca yaratılmakta olduğunu da göz ardı etmemekte yarar görüyorum. Bazı insanlar, denetimsizlik halini kabus olarak algılarlar.
   Özellikle Avrupa ve Kuzey Amerika’da hayvanlara ilişkin yapay beklentiler karşılanmadığında takınılan tavır, yeniden tanımlama, çizilen çemberin dışında kalanları dışlamak ve kısırlaştırmak ve seçici üretim yollarına başlamaktır. Çoban iti laboratuarda yaratılmadı. Köyün en baskın erkekleri genlerini diğer nesile aktarma hakkını elde ettiler. Bu Çoban itinin geleneksel ortamlardaki son doğal üreme adımıdır. Bundan önce gelen basamaklardan, çiftleşme bölümünde söz edildi. Çoban iti konusu söz konusu olduğunda üreme yada çoğalma, doğru saptamak gerekirse, hayatı algılama ve görenek konusudur. Roma-Anglo-Saxon zihniyeti her şeyi denetlemek ister. Örneğin; Amerika Birleşik Devletleri’nde “yaban yaşamını işletme” söylemi vardır. Birinin, hemen her şeyi yönetmeye çalışmasını anlayabilirim, ama “yaban” sözcüğü kullanıldığında, o kişi, “yaban” demeden önce, ikinci bir kez düşünmelidir, çünkü “yaban” işletilememenin bir halidir, çünkü yabanıl olan yönetilemez ve bir kez yönetildiğinde evcilleştirilmiş ve piçleştirilmiş olur. Bu zihniyetin uzantısı, denetlemeyenleri, düşük nitelikliler kümesi içine yerleştirir. Çoban itinin Türkiye’deki geleceği ile ilgili güçlük, saf-kan itler üretebilme yeteneksizliği ve yetersizliği değil, keçi ve koyun sürülerinin varlığındaki dalgalanmalar, sürücülüğün azalması ve ilgili devlet politikalarının yıkıcı etkisi; yasal ve ekonomik olarak, günümüze dek kalabilen meraların ve doğal ormanların (yapay çam ormanları değil) varlığının öneminin kavranmamış olması, böylece yok olmaları, toprak kaybı ve Amerika ve Avrupa’nın Türkiye’ye ilişkin ziraat politikalarının, ortak ve katlanmalı ağırlıklı etkilerinden gelmektedir. Geleneksel yarı-göçebe, ve sağlıklı, bol varlıklı bir doğal ortam varolduğu sürece, kurt varlığını sürdürecektir.
   Kurt varolduğu sürece de Çoban iti, mükemmelliğe doğru ilerleyen, uzun gelişim seyahatine devam edecektir. Bu, bir arz-talep dengesidir. Her beş altı nesilde bir, kan tazelemek için,değişik bölgelerden,göreli olarak değişik itler kullanmak olur bir uygulamadır. Enikler, gelecek nesillerde asıl çizgilerine yöneltilebilirler ki bu durum uygulamada değişik sıklıklarla gerçekleşmektedir bu dağlarda herhangi bir düzenleme olmaksızın, her nasıl olursa olsun, olabileceklerin en iyisi olarak gerçekleşmektedir. Ne bir Yörük itinin temel özellikleri 1/5 Kangal kanı ile değişir, ne de bir Kafkas iti 1/5 Yörük kanı ile. Bu geçici tanıştırma yöntemi şehirlerde çiftleşme adaylarından biri yeterince iyi olmadığında kullanılabilir, çünkü şehirlerdeki itler geleneksel üreme ortamlarında değillerdir. Ayrıca buradaki temel düşünce, safkan ve zayıf ve gösterişli değil, güçlü, sağlıklı ve kullanışlı itler edinmektir. Çoban itileri arasında keskin farklılıklar oluşturmak, sadece abartılmışçasına farklılaştırılmış kümeler oluşturmakla kalmayacak, aynı zamanda varolan tüm it kümelerinin birbirlerini kan akrabalığı ile destekleyebilmesini olanaksızlaştıracaktır. Anadolu’daki tüm Çoban itileri bir bütünün ve doğal düzenin parçalarıdırlar; birbirlerini gereksinmeleri ve etkileşmeleri, Çoban itinin özgün yapılarını oluşturur. Bir düzenek, yalıtılmış parçalara bölündüğünde, o toplam, bir düzenek olmaktan çıkar. Düzenek -düzen- çöker. Usda tutulması gereken başka bir nokta da, her ne kadar Çoban itileri bölgelere göre ayrı yapılar ve tam olarak aynı davranışlar göstermeseler ve birbirlerinden ayrı da olsalar da, zaman, uzam ve temel işlevleri göz önüne alındığında birbirlerine uzak akraba değillerdir. Tam tersine, onlar Anadolu’nun insanları gibidirler. Açıktır ki tüm itler birbirleriyle ilişkilidirler, itler ayrıca kurtlarla ilişkidirler, ama Çoban itileri söz konusu olduğunda, ayrılıklar derece şeklindendir, tür değil.
   Çobanlık/sürücülük düşüşe geçtiğine ve geleneksel üretim usulleri,endüstrinin getirilmesiyle mekanikleştiğine göre, Çoban itini yeni görevlere özenle atamak gereklidir. Çoban itinin şehirlerdeki kısmi yerleştirilmesi, doğuştan korumacı olmalarından ve bu tür bir sorumluluğu üstlenebilmelerinin kolaylığından ötürü çoğunlukla korumaya dönük olmuştur. Çoban itilerini yeni ortamlarına en az ödün vererek ve özünü bozmadan uyarlamak, başka bir deyişle ona yer ve iş bulmak, ona kendisi gibi kalarak varolma nedeni tanımak olacaktır. Bu değiştirmek ve belli gereksinimlere göre üretmeye başlamak olmayacaktır. Bu sadece, onun özelliklerini, kullanılabilir alanlara usluca bir aktarma olacaktır. Onu bir Koli, Sibirya Kurdu ya da bir Kaniş gibi hiçe indirgemek değildir bu tutum, çünkü bu türlerin şehir hayatına tarihsel varolma nedenleri göz önüne alındığında uyumları söz konusu değildir. Koli şehirde sürü gütmeyip, Sibirya Kurdu kızak çekmeyip, Kaniş avlanmayıp ne yapabilir, görüntü ve arkadaş olmaktan başka? Bu türlerin zamanında aranmaları elle tutulur işlere yaramalarıydı. Şimdiki varlıkları ise filimlerdeki oynadıkları role, şu ki; günlük modaya göre değişmektedir, çünkü gerçekte vazgeçilemez yerleri dolduramamaktadırlar. İşte bu nedenlerden ötürü Çoban iti şehre anlamlı ve gerekçeli bir şekilde taşınmalıdır. Ancak böylece, onu var eden koşullara koşut bir varolma biçimi onu değerli kılacaktır.   
   Ne var ki onu şehirde sadece bir bekçi olarak tutmak da onun yapısına zincire vurulmadığı sürece hiç de aykırı değildir. Alman Kurdu çobanlık yapmıyor ama hala var, çünkü onun bekçilik, iz sürme, haber taşıyabilme gibi özelliklerinden yararlanılabiliyor. Ama burada sorun Anadolu Çoban İtnin Alman Kurdu gibi işlevinin yanı sıra görsel zevklere göre üretilip üretilmeyeceği olabilir. Şekil-biçim değil, işlev öndedir Çoban itinde. Bugünkü şeklinin korunması, bir yere kadar işlevinin de bir ölçüde korunması olacaktır. Ne de olsa işlev ve biçim bir yerde ilintilidir. Amerika/Texas’da konuştuğum bir it eğitimcisi Çoban itinin diğeritlere göre çok daha sıkı bir eğitime gereksinimi olduğunu bana söylemişti ki doğrudur. Burada soru “ne amaçla” olmalıdır. Aynı eğitimci bana, Alman Kurtlarının, Rotvaylırların ve Dobermanların Avrupa’da, Amerika’dakilere göre kalıtımları gereği daha saldırgan olduklarını da anlatmıştı. Aynı mantıkla, gelecek yirmi beş yıl içinde, seçici üretim yöntemleriyle, Amerika’daki Anadolu Çoban İtleri çok daha yumuşak olacaklardır. Bilinen bir gerçektir ki Amerika’daki sürü korumada kullanılan en yumuşak çoban iti Pirene Dağ İtidir. Pireneler Amerika’ya ilk giden çoban itleridir ve orada üretilmeleri 1930’ların başlarında başlamıştır. Çoban iti içinse Amerika’daki başlangıç kabaca 1970’lerin sonudur. Bu eğitimci bu yumuşama halini “ilerleme” olarak adlandırmaktadır. Ben bu duruma “gerileme” diyorum, çünkü bu durum daha az gelişmiş bir duruma dönüştür; bu durum Çoban itilerinin korunma ve yetiştirilme amacı göz önüne alındığında “bozulma/çürüme”dir. Bu durum, elimizdeki yapının temel taşları olan bazı özelliklerinin, tümden çıkartılmasıdır. Yumuşakbaşlılık, bütüne bir ekleme olmayıp, bütünün aşındırılmasıdır. Yumuşak başlılık, pigment yoksunluğu gibidir, renksizdir. Herhangi bir canlıyı, onun ait olduğu özgün yer ve amacından uzaklaştırmak, ona kalıtlanan niteliklerin, onun bütününden eşzamanlı olarak kırpılması olur ki bu hal o türün yozlaşmasına yol açar.
 
 
İşlev ve Koruma İçgüdüsü
 
Koyçılardan beklediğimiz nedir? Beklentilerimiz, onların geleneksel olarak yaptıklarıdır ve onları özde nasıl bildiğimize dayanır ki, bu onların geleneksel olarak yaptıklarıdır. Bu korumadır. Koruma, bağlandıkları herhangi bir şey içindir. Bu korucu, özel ve sıradışı bir yapıya sahiptir. Zihinsel alışkanlık olarak, ne vakit bir kuş görülse, uçması, at görüldüğünde ise koşması beklenir. Ne vakit bir Anadolu koyuncusunu görsek, onun, herhangi bir ön eğitim almadan, kuşkucu, sadık, çetin, ve koruyucu olmasını koşul tutarız. Kuşkuculuk, sadakat ve çetinlik koruyuculuğa katkıda bulunurlar. Anadolu koyuncusunun beden yapısı, onun çeşitli koşullar altında etkili ve verimli iş görmesine yardımcı olur. Bedenin ardındaki motor zihindir. Arzulanan bir mizaç, belli yapıda bir beden gerektirir. Volkswagende, Ford motoru aramayız. Olduğunda, en üst verimi alamayabiliriz, ya da bir hiç alırız. Kasa, motor için yapılmıştır. Bir ev, mobilyası için tasarlanmaz. Yaşam biçimi, mimariyi belirler. İtin bedeni, mizacını kaldırabilir yapıda olmalıdır. Koyuncular, geçmişleri itibarı ile sadece ve sadece iş görmeleri ve verileri için üretildiklerinden zihinleri, bedenlerini yönetir.
   Beden, zihine uyumlu olmalıdır. Bu nedenle, itin zihni bedeninden daha önemlidir. Zihin, uygun bedeni bulacaktır ya da beden işlemeyecek, elenme sürecinde üreyemeyecektir. Beden hizmet eder, zihinse emreder. Bundan ötürü, ciddi bir üretici, bedensel uygunluğa kafasını çok takmayacak ve işleve yoğunlaşacaktır, çünkü işlev ki verimi oluşturur, yapı için uğraşacaktır. Bir ev düşünün ki, hiç bir işlevi yoktur, ama pek çok estetik özellikleri vardır. Zihin sınama amaçlı olarak, bu tasarımı yapmak keyifli olabilir ama uygulama sınaması için değil, çünkü uygulamanın ölçeri işlevsel başarıdır. Temel devinmeyi başlatan, kuyruğun ya da arşınlamanın şekli, ya da gözlerin rengi, diş sayısı, taşak sayısı olmayıp, korumacı işlevi görebilen ittir. Belli bir kürk yapısı, çalışma koşulları aracılığı ile elenmiştir zaten, belli bazı istenmeyen özelliklerin daha önceleri elenmiş oldukları gibi. Görüntüsü için it üretmenin, vücut geliştirmeden bir farkı yoktur. Vücut geliştirme, iyi bir atlet ya da boksör olmanın temelini oluşturuyorsa, değerli bir girdidir ve kişiyi sağlıklı kılıyorsa yararlıdır. Geliştirilen ve oluşturulan beden boks ya da başka bir atletik etkinlik aracılığı ile sınanabilir. 
   Oluşturulan bedenin çalışırlığını anlamak için, yüklenen görevin altından kalkıp kalkılmadığına bakılır. Meydandaki it değil, “itdeki meydan”, yöntemleri kabul edilebilir kılar. Bir iti işlevsel nitelikleri açısından ölçmek, yapısal şeklini ölçmekten çok daha güçtür. İlki, bulmaca gibi çözülür. İkincisi ise, TV seyreder gibi. İlki etkin bir katılım gerektirir, ikincisi ise karar vermeyi gerektirir. İlki nesnel olarak sınanabilirken. İkincisi daha çok öznel yaklaşımla geliştirilen yazılı ölçütlerle belirlenir. Etkin bir it, ölçütü, iş becerisi sırasında kendi yazar. Becerisini, size kabul ettirir ve sizde hayranlık uyandırır. Bir yüksek atlama yarışmasında, yarışmacı, çıtanın üzerinden ya aşar ya da devirir. Arada bir durum yoktur. Yorumlanacak bir durum ancak çıtaya yaklaşım ve aşış tarzı olabilir. Sonuç, ak ya da kara şeklindedir. İt, kurdu sürüden ya uzak tutar ya da koyunu kurda kaptırır. Çoban, oturup “evet ama, itlerden biri 35 kg’ın altında idi” demez. Hızı olmayan, bir ağırlık, küçük bir momentum demektir. 30 metrelik kanatları olan bir kuş görmeyiz, çünkü uçamaz. Kandırması güç olan it, hırsızı uzak tutar. İtin mizacı, buradaki ilk şarttır cüssesi ya da kulak şekli değil. Bu aşamadan sonra, itin mizacının yapmaya hazır olduğu şeyler için belli bir beden yapısı ve hatta belli bir don ve renk gerekebilir ve ama bu özellikler gerekli olsalar da birincil koşulları oluşturmazlar.    
   Bir it, tüm görsel nitelik ve koşulları taşıyabilse de harekete geçecek cesaretten yoksun da olabilir. Mükemmel ve saf ana babadan gelme bir Pointer, kuşu işaret etmeyebilir. Bu itde olan, şekildir, işlev değil. Bu itin bir an önce kalıtım havuzundan çıkarılması gerekir.Aynı ana babadan, başka bir Pointer ise mükemmel olabilir, ama üretimde kullanılmayacaktır, çünkü boyu standart üstüdür ya da tüm bedeni tek renktir, v.b. Peki bu durumda ne yapmalıyız? Dernek tüzüğündeki standartlar bölümüne gidip on emri okuyacağız. Hoca ya da profesör, bize standardı yorumlayacak. Ya ırk için taşımamız gereken genel tasaya ne olacak? Bu it, olağanüstü bir it ise, üretime sevinerek alınmalıdır, çünkü bu it, ırkın ortalama işlerlik özelliğine artırıcı bir katkıda bulunacaktır. İnsanoğlu, hayvanları eleyerek üretir. Bunun sınırları vardır tabii ki. Bu sınırlar: doğa, işin gerektirdiği koşullar, kültür ve geleneklerdir. Bazı ırklar, örneğin Malamut ya da Anadolu Çoban İtleri, insandan çok az müdahale alır. Özellikle Anadolu koyuncuları, insan varlığı olmaksızın da sürünün başında kalabilmelidirler. Et yiyicilerin saldırıları, çoğunlukla karanlıktan sonra vuku bulur. Çobanın varlığı pek bir anlam taşımaz. İşbölümü, itlerce gerçekleştirilir ve uygulamaya konur. Çoban duyar ama çoğunlukla görmez. Çoban kepeneği içinde sarılı iken, koşullar ne olursa olsun, itler dışarıdadırlar, çünkü koyun ve saldırganlar da dışarıdadırlar. Bu koşullarda iş görebilecek bir it olabildiğince doğal olmalıdır ki verimli işleyebilsin. Bir kurt kadar hızlı ve uslu olmalıdır. Bu koşullar, Alman Kurdundan çok daha başka bir zeka yapısını gerektirir. Böyle bir it, çok hızlı kararlar verebilmelidir. En ufak bir karasızlık göstermemelidir. Böyle bir it için karşılaştığı durumlara tavır “evet” ya da “hayır” şeklinde alınmalıdır. Bu it kafasını yala pek takmamalı ve her koşulda açıkta uyumaktan hoşlanmalıdır.
   Okuyucunun da izlediği gibi, doğa iti şekillendirmekte, bizim katkımıza bu aşamada gerek yoktur. Bizim tek yapmamız gereken, bizim için doğru mizacı taşıyan iti seçmektir. Hepsi bu kadar. Bu mizaç ise korumacılığı barındırmalıdır yapısında, Koruma yoksa, yal da yoktur. Eğer bir çoban, korumadığı ve saldırgandan kaçtığı halde bir iti, sadece göze hoş geldiği için alıkoyar ise, kendi yaşam dayanağını tehlikeye atmış olur ki bu aptallıktır ki, çobanlar aptal değillerdir. Bu, uygulamacı nedenlerden ötürü ciddi bir üretim tarzıdır. Yukarıdakiler, sürü korumacıların gelişiminin sade bir özetidir. Her kim ki sadece işlev ayarlı olarak seçmez ve üretmezse, özgün özellikleri yıpratıyor demektir, çünkü bu itler “ belki” ya da “bununla birlikte” yi kaldırmazlar. Bu itler, eskiçağlı-arkaik sahiplerinden ötürü gayet açık ve doğrucudurlar. Burada, herhangi bir gösteri ya da uzmancılık lakırdısına ihtiyacımız yok. Kişi burada, bu itlerin varlıklarının devamına ya katkıda bulunur ya da “’insancıl” ya da “çağdaş” maskeleri altında, tembelce, sorumsuzca ya da hırsızca bir tavır takınarak, kalıtlanmış özelliklerinden (miras) çalar.Bu itler, gururlu hayvanlar olmakla mutludurlar, tarihi olarak sahiplerini gururlandırmışlardır.
   Yapıya ilişkin keskin kurallar ki hatalardan söz ederler, bu itleri, yumuşak, aptal ve korkak devlere dönüştürecektir. Bu itleri muhakeme eden hakemler, “hatalar”dan konuşurlar. Dikkat ediniz ki, bu itler “potansiyel olarak hatalı” dır yaklaşımı ile ele alınırlar. Bu durum aynı günahlı doğmak durumuna benzer. Aslında “hata”, onları hatalı ilan edenlerin hatalı beyin yapılarındadır. Bu bozuk ve yozlaşmış zihinler, bu itleri bozmaktadırlar ve daha da bozacaklardır. Dikkat! Batı, yüzyıllardır, doğuda yeni ırklar arar. Doğudan batıya getirilen tüm ırklar, ya yozlaşma sonucu yokolmuşlar, ya da yeni koşullara uymaları için daha önce getirilenlerle karışmışlardır. Batıya, it getirilmesi defalarca yinelenmiştir ve doğuda kalmayıncaya kadar sürecektir. Doğulu atlar, batıya anlamlı katılımlarda bulunmuşlardır, çünkü ithal sonrası ölçütler yüksek tutulmuş ve yarış sonuçları gelecek nesilleri belirlemiştir. Bu nedenle İngiliz safkan yarış atları, belli mesafelerde çok başarılıdırlar. Dahası bu hızlı atlar engel atlamada ve polo oyununda da en çok yeğlenen atlardan olmuşlardır. Doğunun koyun itçiliği, gelenekleri batıda yerleştirilebilir. Bu yapısal uygunluğa değil, sadece, istekli olmaya ve dürüstçe gözlemde bulunmaya bağlıdır. Bazı hallerde, koşullar, köktenci olmaktansa, bazı değer ve uygulamaları yeniden yorunlamayı (revizyonizm) gerektirir. Anlam ve hedef unutulmadıktan sonra bu yeni yorum anlayışla karşılanabilir. Bununla birlikte, gerçek şudur ki: bu itleri köktenci koyuncular; çobanlar şekillendirmiş ve korumuştur yüzyıllarca, düzeltmeciler değil. Nisan 28, 2004
 
Takım Tutmak ya da Kangal Tutmak
 
Burada işlenecek bazı hususlar doğrudan konuyla ilgili olmasa da neyin ne olduğunun anlaşılmasında yararlı olacaktır. Birinci çözümlemede burada işlenecek konulara kısmen değinilmekle birlikte ana konuya gelinmemişti. Kökenler araştırılıyor burada ama köken merakından değil, kökenlere değinerek gündem dışı kalanları gündeme taşımak ve abartma eğilimine son vermek için. Sorular eşliğinde birlikte ilerleyeceğiz. Kangal adını itle ilgili olarak ne zaman duyduk ilk olarak? Selçuk Üniversitesi kayıtlarına göre 1970’lerin başında. Gemlik’te bu itler ne vakit üretilmeye “Çoban Köpeği” olarak başlandılar? Aynı zamanlarda. Amerikan Anadolu Çoban İti derneği kurucusu Ballard ve Amerikan Kangal Derneği kurucusu Nelson’da bu konuyla eşzamanlı olarak ilgilenmeye başladılar. Ardından üniversiteler konuya el attılar. Keskin tarihler verememekle birlikte, bu konuyu her açıdan gündeme getirenler Amerikalılar oldular. O tarihlerde Anadolu itlerine bir bütün olarak “Anadolu Çoban” İti adı Ballard’ca verilirken, Nelson bunları “Kangal, Akbaş ve Kars” itleri başlığında topladı. Türkiye’de Kangal adı Gemlik’teki çalışmalara koşut olarak gündeme gelmeye başladı. 1970’lerden önce olmayan ırklar keşfedilmiş oldular. Aslında yitik bir şey söz konusu olmadığı için gerçekte bir keşif de yoktu; işaret etme, saptama, adlandırma vardı. Anadolu’da bu adlar ırk olarak bilinmez iken Televizyon aracılığıyla bize yeni tanımlarıyla öğretildi.Akbaş vardı ama, ırk olarak değil. Akbaş, Ak it, Ak kuş hepsi aynı çeşide ya da renge verilen yerel adlardı. Kangal iti, Kangal’da “Kangal” olarak değil de o bölgenin ünlü çoban iti olarak vardı. Tüm Türkiye bu adlandırmalara, medyacılar ve düşünme ve araştırma yoksunu akademisyenler eşliğinde atladı. Daha sonra, milli duygular kabardı, “Kangalı kimseye kaptırmayız, o bizim milli değerimiz” şeklinde zıplanmaya başlandı. Kangal yitmemişti ki kaptırılsın. Üretmek yerine tepkimek öne çıkınca kafalar karışmaya başladı. Bazı “milli görüş” sahipleri, gayet milli bir tavır takınarak, Amerikan kökenli iki gruptan birine ”siz bizim Kangalımıza nasıl Anadolu Çoban İti dersiniz” diye coşkularını gösterme yarışına girişti. Sanki Kangal adı Türkiye Cumhuriyeti’nin Anayasasında yazılı ya da tarihe mal olmuş bir milli itin adıymış gibi. O adın Nelson’ca verildiğini unutup Kangal adı diğerinin aleyhine benimseniverdi.
   Ballard 1970’de Türkiye’den ilk itlerini götürdüğünde Çoban İti dışında bir ad vardı da, o mu reddetmişti? “Bu nedir?” diye sorduğunda büyük ihtimalle çevresindeki Türkler elindeki itlerin “Çoban İti” olduklarını söylemişlerdi. Bu itler neredendi? Anadolu’dan. İtlerin kökeni olarak verilebilecek iki ad vardı, Türk ya da Anadolu. Birincisi bir ırk ya da milleti belirten diğeri de coğrafya ve zamanı belirten iki sözcük. Seçimini ikincisi lehine yaptı. Kendilerine ad olarak bazı adlar Türkler tarafından sunulabilseydi, sanırım gerek Ballard gerekse Nelson onlara söylenen adları kullanırlardı. Kullanmasalar da bu onların kararıdır, dernekler kendi dernekleridir. Bu arada 2002’lere kadar Türkiye’de herhangi bir ciddi it derneği mevcud değildi. Kısacası, çuvaldızı kendimize iğneyi başkalarına sokmak olur doğrusu. Yukarıdaki bilgiler bağlamında ilk iki sorumuzu sıralayalım:Neden Kangal’ın yurt çapında tanınması ve üne kavuşması için 1970’li ve daha doğrusu 1983’lü yıllar beklenmiştir? O vakte kadar varlığına işaret edebilecek uzman kişi ve kurumlardan yoksun mu bulunuyorduk?Kangaldan bir ırk olarak neden ilk kez Nelson’larca 1983’de “Uluslararası Köpek Edebiyatı”nda basım hakları alınarak söz edilmiştir (Kangal Dog, 2004)? Niçin bu tarihten önce Kangal’ın adı herhangi bir uluslararası kaynakta geçmez? Yukarıdaki adlandırmalara ilişkin kısa bilgilendirmeden sonra benim bu yazıyı yazmamın ana nedenine gelelim: iki ana “yapma” ırkın baskısıyla uzun vadede Anadolu genelindeki tüm yerel itlerin zarar göreceği kaygısı. Bu yazının ne ak Yörük itleri akbaşlar ne de Kangal itinin kabul görmüş değerlerini sorgulama niyeti taşımadığını burada belirteyim. Tüm yerel kanlar kendilerince ve çevreleri bağlamında yararlı ve değerlidirler. Bu aşamada ister istemez çok ayrıntıya girmeden yakın ve eski tarihlerde Anadolu’nun durumuna göz atmak konuyu anlamayı kolaylaştıracaktır. Sözü edilen itler Türk itleri midirler? 1000 senedir birlikte yaşadığımız insanlar Türk olabiliyorlarsa elbette onlar da Türk itidirler. Mutlak bir bakış açısından nereden geldikleri önemsizdir. Yine aynı bakış açısından, Türk, Kürd ya da İran iti olmaları da bir yerde önemsizdir. Gerçek şu ki, bugünden sonra bu itin başka bir millete aktarılması gerçekçi olmaz. Şu anda ve önemli bir zaman aralığı içinde bu topraklar özerinde yaşamış olmaları yeterlidir.
   Bu itlerin Anadolu’daki tarihlerini 1000 seneyle sınırlamayı bir an için usumuzun köşesine iter de, “10.000 nasıl olurdu?” dersek ne olur? Onlara ilişkin bilgimiz değişir, tarihe mal oldukları zaman aralığı genişler ama onların varlıkları bizim kağıt üstündeki yorumlarımızdan etkilenmezler. Peki bunu 10.000 sene olma ihtimali ne dereceye kadar anlamlıdır?Bu itlerin temelde koyunculukta kullanıldıklarını ön önerme olarak kabul edersek, koyunculuğun nerelerde ne zamanlar başlamış olduğunu bilmemiz gerekir. Savaş iti olabilecekleri varsayımı da ciddiye alınmalı ve ayrıca incelenmelidir, çünkü Molos yapılı itlerde savaşçılık ile çobanlık yan yana giderler ve hatta Tacikistan’ın Dakmardaları ele alındığında savaşçılık ya da boğuşçuluk koyçılığı ardında bırakır. Koyunculuğun (eğer başladı ise)Türkmenistan’da on bin ya da yirmi bin yıl önce başlamış olması bir dereceye kadar önemlidir. Konumuz Anadolu olduğu için önce buraya göz atmak gerekir. Oraya ise karşılaştırmalar yapmak için daha sonra değinmek durumundayız zaten. Kangalın Mezopotamya uygarlıklarınca geliştirildiğini ileri süren savlara karşı ilk anlamamız gereken husus, Anadolu’nun Mezopotamya ile olan ilişkisi olmalıdır. Bu uyarı Güney Doğu Anadolu’nun Mezopotamya’nın parçası olduğunu anımsatır. Siyasi sınırlar tarihte sürekli değişmişlerdir. İnsan, hayvan ve bitki ırkları, siyasi sınırlarla sınırlı değildir. Göçler savaşların doğal sonuçlarındandır. Irak, Osmanlının parçası idi, ve o zaman Anadolu’nun Irak’la olan coğrafi bağlantısı, bugün siyasi bağlantının yokluğu nedeniyle yitmemiştir. Aynı durum Kuzey Doğu Anadolu’nun Kafkasya’nın parçası olmasında kendini gösterir. Sümerlerin sadece Irak bölgesinde yaşadıklarını nereden biliyoruz? Kuzeyden gelmiş olma ihtimalleri olduğuna ilişkin son bir kaç yılda yeni kuramlar geliştirilmektedir. Dahası yazılarının bir benzerine Macaristan, Transilvanya’da rastlanmıştır. Bu yazılar Mezopotamya’da bulunanlardan en az 1000 yıl daha eskidirler. Efsaneleri, soğuk karanlık yerlerden geldiklerini anlatır ve bu insanlar ırk olarak Kuzeylidirler ve açık tenlidirler (Hamori, F. 2004).
   Ya Irak, İran ve Anadolu’nun Persler, Makedonyalılar, Babiller ve Osmanlılar zamanlarındaki tek bir yönetim altında olduğu çağlara ne demeli? Anadolu’nun tamamen Araplar tarafından işgal edildiği çağları unuttuk mu? Yoksa tüm tarihimizi Türkiye Cumhuriyeti ile sınırlı tutmaya kararlı mıyız? Yoksa Osmanlı’yı da içerecek miyiz? Osmanlı’yı içerdikten sonra bu kadarı yeter deyip öncesini yok mu sayacağız? Tarihe ideolojik açıdan mı yoksa bilimsel (antropoloji sosyoloji, arkeoloji, teknoloji ve dil) açıdan mı bakmamız gerektiğine öncelikle karar vermek gerekir. Peki Hititler nerede, ne vakit yaşamışlardır? Hitit imparatorluğu Anadolu’nun yüreğinde yer alır ve sınırları Güney Doğuyu aşmıştır. Hititler geldiğinde, Ankara ve Çorum bölgesinde başka halklar vardı ve bu insanlar da küçük sürü sahibiydiler, tüm üretimleri tahıla dayalı değildi ve o zamanlar Anadolu’da hala bugün Hindistan’da sayıları azalmış olan Aslanlar vardı. Şu ki, onların sürülerini sadece kurda değil, aslan, leopar gibi hayvanlara da karşı da koruyabilmesine olanak sağlayacak çoban iti ırklarına sahip olmaları bir zorunluluktu. Buğday, arpa, koyun ve itin evcilleştirilmesi İ.Ö. 9000 senesine dayanır. Bilinen en eski yerleşim yeri olan Çatalhöyük ve Filistin-Carmo’da İ.Ö. 7000, çamurdan evler olup, tohumdan buğday üretilmesi, koyun ve keçi sürülerinin varlığı bilinmektedir. İ.Ö. 1900’larda Hititler Orta Anadolu’nun kuzeyinde yerleşmişlerdi. İ.Ö 1800’de ise tüm Kapadokya yaylasını ellerine geçirmişlerdi. İ.Ö. 1600 Hititler, Babil’deki Hamurabbi, egemenliğini yıktılar. İ.Ö. 1500’de Asurlar –yaklaşık bugünkü Suriye ve Güney Anadolu’nun bir kısmı- Anadolulu Hurrilerrce ele geçirildi. Assurbanipal II, bugünkü Nemrud’daki eski Asur başkentini Kalah’a taşıdı. İ.Ö. 700 Assurbanipal imparatorluğunu İran ve Kafkasya’ya kadar genişletti. İ.Ö. 500’de İranlı Cyrus, Babilon’nu ele geçirdi (USF, 2004). Görüldüğü gibi bu bölgelere Selçuklar ya da Osmanlılar hakim olmadan ve Orta Asyalı Türk kökenli oymaklar gelmeden çok önceleri başka imparatorluklar hakimdi ve bunlar arasında sürekli bir alışveriş, savaşlar ve göçler söz konusuydu. Hititlerin İ.Ö.1900’da koyun sürücülüğü ile uğraştıklarını biliyoruz. Çatalhöyük’te bulunan en çok kalıntısına rastlanan hayvan koyun ve keçi olup, oranları 6/1 ile 11/1 arasında değişmektedir. Bir itin olduğu belirtilen ayak izleri 5 tırnaklıdır (Çatalhöyük, 1996)! İ.Ö. 3800’e uzanan Sümer mitolojisinde Lahar adlı bir davar tanrıçası ile çoban Tanrısı Enten vardır. Koyun sürülerini çoğaltması görevi ölümlü çoban Kral Dumuzi (Tammuz)’ye verilmiştir (Siren, 2000).
   Sadece çoban itleri beş tırnaklı değildir ama çoban itlerinde beş tırnaklılık diğer it kümelerine göre daha sık rastlanır. Bunun nedeni ayrıca tartışılabilir ama burada şu an için yeri yoktur. Hititlerin İ.Ö. 1900’larda koyun sürülerine sahip olmaları, beş tırnağı olan itlerin varlığı, herhangi bir resim görmesek te haklı bir varsayım yapmamıza olanak sağlar ki bu beş tırnaklı itin pekala bir çoban iti olabileceğidir. Koyunların korunması gerekliliği de göz önüne alınırsa bu o itin çoban iti olması ihtimalini güçlendirir. Peki Hititler Orta Asya’dan gelmiş ve bu itleri de beraberlerinde getirmiş olabilirler mi? Her iki varsayım da olasıdır, ama burada önemli olan Hititlerin Anadolu’daki varlıkları sırasında çoban itlerine sahip olup olamadıkları ise, yanıtın “evet” olması durumu güçlüdür. Türkler öncesi insanların yaptıkları kabartmalara bakarak ne görebiliriz? Gördüğümüz, çoğunlukla kıvrık kuyruklu, kocabaşlı, kalın çeneli, aslansı itlerdir. Bunlar ya bir zincire bağlanmış olarak birisi tarafından dolaştırılmakta ya da boğazlarında dikenli tasmalarla av peşinde koşmaktadırlar. İ.Ö. 1200’de hizmetçilerin dolaştırdığı Asur Mastifleri, İ.Ö. 900’da yaban atlarının peşinde koşan kulakları kesik olmayan, iri kafalı itler bu kabartmalarda görülürler (Mery, 1970). İ.Ö. 1500’lerden İ.Ö. 300’lere kadar Makedonyalı İskender’in gelişine kadar, İran’da Medler ve Farslar hüküm sürdüler. Bu sıralar Anadolu onun denetimi altına girdi. İskender Anadolu’yu ele geçirip Türkmenistan sınırlarına dayanmadan çok önceleri, İ.Ö.3000’lerin sonlarında İran’a Orta Asya’dan, Hint Avrupa dil aile sinden göçebe atlılar geldiler. Bunlar İskitler, Medler ve Farslardı. Bunlardan özellikle İskitler, Zagros dağlarının kuzeyinde yarı göçebe bir hayat sürdüler. Horasan’dan gelen Selçuklular 1055’lerde Bağdat bölgesinde etkin olmaya başladılar. Türklerin Anadolu sınırlarında görünmeye başladıkları zaman ile Hititlerin Orta Anadolu’da koyun sürüleri tuttukları zaman arasındaki uzaklık yaklaşık 2000 yıldır (Library of Congress Country Studies, 1987). İ.S. 1100’lu yıllarda Oğuzlar kendi değerlerini ve yöntemlerini Anadolu’ya taşımaya başladılar. Getirdiklerinin arasında küçükbaş sürüleri ve koyçı (çoban) itleri de vardı. Bu itleri benim bugün Yörük itleri dediğim itlerdir. Peki itlerinin neye benzediklerini nereden biliyorum? Bunun ileriki satır ve sayfalarda açıklamasına geleceğiz. Yukarıda bölge tarihinin konumuzla ilgili olan derinlemesine işlenmemiş bir özetini gördük. Şimdi Kangal itine ilişkin bir dizi özellik ve ileri sürümlerden söz edelim.Kangal, karabaşlı, kısa kürklü, kıvrık kuyruklu, çoğunlukla açık sarı renkli, kare ağızlı bir koruma itidir. Buna itiraz edecek çıkmayacaktır.
   Sorular dizerek konuyu biraz daha açalım:1-Kangalın, Bozkurtun türevi olup, özyurdunun Orta Asya’nın karlı bozkırları olduğu, soğuğa uyarlandığı doğrumudur? Öncelikle renge bakarak bozkurttan türetmenin bilimsel bir dayanağı yoktur, kaldı ki son on yıl içerisinde, Mastif ya da Molos çeşidi itlerin atasının kurt olmayabileceği üzerine oldukça ayrıntılı kuramlar ileri sürülmüştür (Mosczcinsky & Edbladh, 1995). Karabaşlığın yalnızca iklime dayalı bir açıklaması ise ancak güçlü güneş ışıklarından gözlerin sakınılması olabilir ki, bu durum havanın sıcak olduğunu göstermez. Dağlık yerlerde, yükseklikle ilgili olarak güneş ışınları daha güçlüdür. Bu güneş ışınları karla bir araya geldiğinde göz körlüğüne neden olabilir. Bu nedenle Kangaldaki karabaşlılığın uygulamadaki işlevi öne çıkarılmış diyebiliriz. Buradan yola çıkarak aşağıdaki sorularda Kangalın soğuğa uyarlanmadığı iddiası yapılıyor değildir. 2-Kangal soğuğa öylesine uyarlandı ise niye Ağrı, Erzurum, Kars ve Kırgızistan’da görülmüyor? Yok eğer soğuğa uyarlanmadı ise neden bazı uzmanlar kıyı bölgelerine alıştırılması gerektiğini ileri sürmektedirler? 3-Doğu Anadolu’da görülen Morkaraman neden Sivas bölgesinde Akkaramana dönüşür? 4-Kangal, İzmir, Adana, İstanbul gibi yerlerin iklimine uyarlanabiliyorsa, neden Oğuzlar onu 1000 yıl önce sıcağa da uyarlamadılar? 5-Karlı bozkırlardan neden akkangallar akkoyunlarla birlikte getirilmedi? Neden Sibirya kızak itleri karabaşlı değildirler ve aralarında bolca akdonlulara rastlanır 6- Eğer Türkistan bölgesinden geldikleri varsayılıyorsa, Türkmenistan’da devlet gözetimi altına giren Alabaylar, niçin Kangal değiller ve alalar ve daha geniş yapılılar? 7-Karabaşlılık-özelliği yoğun olarak Türkistan bölgesinden kaynaklanan bir özellik değilse nereden kaynaklanmaktadır? 8- Oradaki geleneğin aynısı buraya taşınsa idi aynı itlerle, burada kulak kırpma yanında kuyruk kırpma geleneği de olurdu. Neden kulak kırpma geleneği taşınmış da, kuyruk kırpma geleneği yok olmuş ya da yaygınlaşmamıştır? 9-Kangalın, özellikle Sivas, doğusu ve Güney Doğu Anadolu’da, İran Kürtlerinin Gammal ya da Kanjal (kancal) dedikleri itlerin İran Rezaiye ve Kermanşah’ta ve Irak’ın bazı bölgelerinde bulunmaları nasıl açıklanır (anımsayacağınız gibi burada siyasi sınırları bir köşeye bıraktık)? 10-Acaba bizim milli değerlerimize sahip çıkma terbiyesizliğini mi göstermektedirler? Yoksa onların kültürel değerleriyle bizimkilerin ortak paydaları düşündüğümüzden daha mı büyüktür? Öyle ya bugün Azerbaycan, İran ve Irak’ta Türkiye kaynaklı şarkıların ve sanatçıların dinlenmesinin bir açıklaması olmalı. Kangala Azerbaycan Dağıstan bölgesinde Kanjal denir. Kanjal da karabaşlı, kısa kürklü ve sarı ve kızıl renklerde görülen bir ittir (Iranzoo).
   Kangal çeşidi itlerin göçebelerce mi yoksa yerleşik tarıma geçmişlerce mi geliştirildiği de ayrı bir sorudur. Kolay cevaplardan uzak durup ihtimallere göz atmakta fayda var. Bunun için değişik dönem ve bölgeler deki üretim biçimleri, ilgili çizimler ve heykelcikler veri oluşturabilir.Bugün hala göçebe olarak yaşamını sürdüren Orta Doğulu, Orta Asyalı ve Anadolulu topluluklarda Kangal ya da türevlerini görebiliyor muyuz? Ne Anadolu Yörüklerinde ağırlıklı olarak, ne İran Bahtiyarileri ve Kaşgaylarda, ne Moğol, Kırgız ve Kazak göçebelerde Kangala ya da karabaşlı bireylere sıkça rastlanıyor. Peki Kangal oralardan geldiyse ya da göçebe hayatın ürünü ise bir şekilde kalıntılarına rastlamamız gerekmez mi? İt varlığına, koyun varlığı aracılıyla bakarsak şunu görürüz:Bugün hala Erzurum, Erzincan, Kars, Van ve Bitlis’te koyun olarak Morkaramanlar mevcuttur. Renkleri kızıldan mora değişir. Anadolu’daki tüm koyunların %20’sini oluştururlar. Dağlıç, Ege bölgesinde görülür. Rengi akkaraman gibi ak, olup karabaşlıdır. Akkaraman ise tüm Orta Anadolu’da, Eskişehir, Kütahya ve çevresinde görülür. Tüm koyunların % 40’ını oluşturur. İvese (Öğese) koyunu Güney Anadolu’ya özgü bir koyun olup, tüm Mezopotamya’da görülür (Soysal, 2004), Hepsinin ortak özelliği kuyruklu olmalarıdır. Hepsi, aynı şekilde Türkistan Karakul koyunu ile ortak özellikler gösterirler. Morkaraman koyunu daha çok kışı soğuk yerlerde görülür ama nedense soğuğa uyarlanmış Kangalın yaşadığı bölge Sivas’ta görülmez.Fark edildiği gibi yukarıdaki soruların bir kısmı kendi kendinin de cevabı. Onlara ilişkin daha ayrıntılı cevapları diğer ek sorularla hazırlamaya çalışalım. Akbaş konusunu taradıktan sonra buraya kısaca geri dönelim.11-Akbaş Akkurtun türevi olup Batı Sibirya’nın buzlu düzlüklerinden getirilmiş olabilir mi?Akkurt bozkurtun türevidir ve ikisi arasındaki temel fark boy ve renk üzerinedir. Sibirya göçebelerinin akkurdu evcilleştirip akbaşa dönüştürmeleri söz konusu olsaydı, bugün orada kalıntıları olurdu, ama en önemlisi bugün bile o yörelerde ancak ren geyiği çobanlığı yapılıyor. O bölge koyun ve keçi çobanlığına uygun olmayan bir iklim ve coğrafya yapısında olduğundan, herhangi bir çoban itinin orada türetildiği düşüncesi temelsizdir. Bir temel var ise bu iklim değişikliğiyle ya da göçlerle açıklanmalıdır. Göçlerle açıklanması halinde oradan başlayan göçler havayolu ile olmadığına göre, İran dışında kalıntılarını ardında bırakmış olmalıdır.
   Görüldüğü gibi biçimci/formal mantıkla, renkleri veri alan bir akıl yürütme verimli olmuyor. İtlerde aklığın bilimsel açıklaması, kökü Akkurta dayandırarak değil genlerin özellikleri ile açıklanır. Bu konuya en iyi açıklık getirebilecek ve bilimsel kabul görmüş olan bir kuram vardır ki adı: Aşırı Ak Lekelilik’ tir. Bu aşamada İran’a uzanıp oranın doğal koşullarını incelememiz gerekliği doğdu. Akbaşın (sıcağa uyarlanmış) İran’da geliştirildiği düşüncesi de yanlıştır, çünkü İran, dünyanın en dağlık bölgelerinden biri olup, Zagros’da dağlar 3000 metreyi aşarlar. İç Güney İran’da 4000 metreyi aşan en az 5 tane zirve bulunmaktadır. Güney Doğu İran’da yükselti 1500 metrelere düşer. Kaspiyan bölgesindeki Elbruz Dağları dar ama yüksektirler ve Elbruz’un merkezinde bulunan, Volkanik Damavand dağı 5600 metreyi bulur. İç yaylalar/platoların ortalama yüksekliği 900 metre olup, bu bölgedeki pek çok dağ 3000 metreyi aşar. İran da sadece iki ova bulunur: Kuzistan ki güney batıdadır ve Kaspiyan düzlüğü kuzeydedir. Kuzistan’ın hemen tamamı bataklıklarla kaplı olduğu için küçük baş hayvan yetiştiriciliğine elverişli olmayıp camız/manda gibi büyük baş hayvanlar tercih edilir. Kuzistan’da yazlar sıcak ve nemlidir. Temmuz ortalaması 38 derecedir. Bu bölgede yıllık yağış 100 cm’ye ulaşır. Kaspiyan düzlüklerinde ise 50 cm’dir. Ama genelde İran kuru bir iklime sahiptir ve yıllık yağış 25 cm civarında olup genel Anadolu iklimini çağrıştırır. Böyle iklimi olan bir coğrafya da Akbaşları inatla Kuzistan bölgesinde üretmenin bir anlamı olmasa gerekir. Benzer şekilde iklim kuru olmasına ve Bedevi göçebelerin varlığı söz konusu olmasına rağmen Arabistan’da atçılık ve devecilik gelişmiş, koyunculuk gelişmemiştir. Türkmenistan ve İran’da ise atçılık ve kısmi deveciliğin yanı sıra koyunculuk da gelişmiştir. İran’daki sayıları 250.000’i bulan Kaşgay Türkleri Zagros bölgesinde yaşarlar ve küçükbaş hayvancılıkla uğraşırlar. Yazlıkları Zagros dağları olup, 2500 metrenin üstünde konaklarlar. Kaşgaylar ilk kez 1939’larda zorla yerleşik yaşama geçirildiler. 1941’de Şah Rıza’nın sürgüne gitmesinden faydalanıp yine göçebeliğe döndülerse de 1986 yılına kadar büyük ölçüde tekrar yerleşik düzene geçmeleri için değişik İran hükümetlerince baskı altında kaldılar. Farslar da yarı göçebe Parnı oymağı zamanında (247 İ.Ö.) etkin bir şekilde hayvancılıkla uğraşıyorlardı ve küçükbaş hayvancılık sadece Türklere özgü bir uğraşı değildi (Library of Congress Country Studies, 1987). Günümüzde, Kaşgaylar ve Bahtiyariler her renk olabilen göçebe itleriyle sürü kolluyorlar. Afyon bölgesinde de her renk çoban itine rastlanır. Hem İran Kaşgaylarında hem de Anadolu Yörüklerinde renk bolluğu olması bu toplulukların eğilimlerini yansıtır sadece. Renk ile ırk arasında doğrudan bir ilişki olmadığı, ya da korelasyon olsa da neden sonuç ilişkisi olması gerekmediği için, renk çeşitliğini melezliğe yormak kolaycı bir yol olur. Melez olup olmadıkları da bir dereceye kadar önemsizdir, çünkü melezleme var ise ne zaman başladığını tesbit edecek bir aygıta sahip değiliz. Ayrıca bugün ne varsa onu öylece almak, varsayımlarla bin ila üç bin sene geriye gitmekten daha tutarlı bir yoldur.
   Doberman’da 100 yıldan az bir zaman önce melez bir it idi ve Alman Kurdu, 1900’dan önce bir ırk olarak ele alınmıyordu. Irka dayalı keskin açıklamalara gitmekten uzak durmak görüş açımızı genişletecektir. Melezlik konusunda ısrarlı olanlar önce Anadolu insanının kalıtım haritasını çıkartmakla ise başlamalıdırlar. Bu iş ne denli olanaksız ise Anadolu itlerinin ve özellikle Yörük itlerinin saflığı ya da melezliği konusunda bulgular edinmek de o denli olanaksızdır. 12-Ayrıca Akbaşlar sıcağa uyarlandılar ise neden bir küme içinde sıkça kaba ya da yarı kaba kürklü itlere rastlıyoruz da Kangal grubunda rastlamıyoruz? Yörük itlerinde kaba postluluk sık görülen bir özelliktir ve renk ile hiç bir ilgisi yoktur. Her dondan it kaba kürklü olabilir. Özellikle Bolu Yörükleri kaba kürklüdürler.Batı Anadolu’da kırık akbaşların olduğu bölgelerde bir o kadar da kırık karabaş ve alalara rastlanır. Kısa kürk onlara Kangal ile çiftleşme sonucunda aktarıldı ise, genel populasyondaki renk dağılımında bir bütünlük gözlenmesi gerekir. Kaba kürklülük genelde soğuk iklim ile koşut gider ve tersi söz konusu değildir. Bu konuda gözlemin yanı sıra, mantık yürütmek de tek başına yeterli olacaktır. Aynı şekilde Doğu Anadolu’da ve hatta Güney Doğu Anadolu’nun yüksek kısımlarında görülen Kafkas itlerinde de karadan aka doğru geniş bir yelpaze içinde her renk gözlenir. Bu iki bölgedeki temel fark kürkün sıklığı ve kısalığındadır ki Güney Doğu’da kısa kürklülere daha çok rastlanır.
   Diyarbakır’ın Karacadağ bölgesindeki itler Kafkas itlerini anımsatacak şekilde uzun kürklü olup her renkte görülürler. Kısacası Akbaşın ılık iklime uyarlanması gibi bir şey söz konusu değildir. Nitekim, Ankara, Afyon ve Eskişehir’in iklimi Sivas ve Kayseri’ninkine son derece benzer ve soğuklukta olup, onlarla baş başa yarışabilecek derecelerdedir. Söz konusu olabilecek olan, belli oymak ve toplulukların belli renkleri diğerlerine göreli olarak yeğlemiş olabilecekleridir.13-Ayrıca Akbaş sıcağa uyarlanmış bir it ise ve batıda görülüyorsa, neden hala ısrarla Kangal’ı batıya getirip uyum sağlamasına çalışılır? Neden kendi yörelerinden olan itlere yoğunlaşılmaz? İzmir’in Tire, Seferhisar ve Karaburun bölgelerinde hala iyi örneklerine rastlanabilen Yörük itleri, ya da tamamen ak, al ya da kara lekeli ala ve boz itlere, hali hazırda bölgeye uyum sağlamışlarken neden itibar edilmiyor? Buna ek olarak Yörük İti olan akbaşın Amerika’da yapılan çalışmalarda dünyanın en başarılı çoban iti olarak belirlendiğini de belirtmek gerekir. Bu veriler rağmen Kangalın soğuğa uyarlandığını söyleyip onu sahil bölgelerine uyarlamaya çalışmanın mantığı açık değildir.Böylece Kangala geri dönmüş olduk: Yoksa Kangal yerleşik hayatın bir ürünü müdür ya da günümüzde bilinen göçebelerin değil de İsa’dan önceki yıllarda buralar göçmüş ve buralar uygarlıklar kurmuş insanların ürünü olabilirmi? Turhan Kangal’ın sözünü ettiği mastif özellikleri ağır basan,iri ve ağır yapılı “gerçek Kangallar”ın (bugün Kangal olarak gösterilen itlerin tamamına yakını bu anlamda gerçek kangal olmadıkları katlanılması acı bir gerçek midir?) ana görevinin çoban köpekliği değil de savaş ya da ev, ambar ve benzeri yerleri koruma olması söz konusu olabilir mi? Öyle ya, gerçek bir çoban iti çok hızlı olmalıdır. Çok güçlü olması yeterli değildir. Ağırlık arttıkça çeviklik azalır. Bunu çobanlık yapanlar doğrulayacaklardır. Çok iyi boğuşabilen çok iri itlerin kayalı arazide sekemedikleri, tabanlarının parçalandığı bilinen bir gerçektir. Yeri gelmişken belirtilmelidir ki, Kangalda iri pençenin varlığının, karda yürümesini kolaylaştırdığı düşüncesi ilk bakışta akla yakın düşse de kışın ya da karda sürü güdülmediği için, bu açıdan bir işlevi söz konusu değildir. Genel kabule göre, Kangalın kemik yapısı Akbaşa göre daha kalındır. Amerika’da Akbaşın daha başarılı bulunmasının ardında bu neden yatıyor olabilir mi? Rengin koyun gütmeyle doğrudan bir ilişkisi olmamasına rağmen, kangal koyun sürüsü bekçiliği yapıyorsa neden ak don daha sık görülmüyor? (bunu sarı bozkır rengine bağlamak yersizdir, çünkü sarı bozkır, İran ve Orta Asya’da da mevcuttur. Anadolu Çoban İtlerinde görülen sarı renk bozkurt bozunun incelmiş halidir; kara kıl sayısının azalması sarıların ortaya çıkmasına neden olur; bu arada belirtmekte fayda vardır ki kalıtım biliminde sarı ile kızıl aynı renk olarak kabul görürler, farkları pigment sıklığı ile açıklanır) Avrupalı bilinen koyun itlerinin hepsi değil, fakat çoğu ak donludurlar bilindiği gibi. İddia edilen odur ki İran ve Türk Akbaşları bir ırk olarak aktırlar.Bu oymakların da hayvancılıkta ustalaştıkları şüphe götürür mü?Bu durumda asıl görevi, savaş, boğuş, kıstırılan avın işini bitirme,ambar koruma olan gerçek Kangal, eski görevlerini yerine getirebileceği alanlar daraldıktan sonra sürü koruma işine başlamış ve asıl çobanlık yapan itlerle kan alışverişinde bulunup, değişik kafa yapısında olanitlere ulaşılmış olabilir mi?
   Bu nedenle mi Turhan Kangal, Kangal itini üç ana küme altında; Gerçek Kangal, KurtBoğan ve Karışıklar olarak görüyor (ne yazık ki T. Kangal’ın ilgili çalışmasının bu bölümünü, aslına ulaşamadığım için ikinci elden okumak fırsatını buldum)? İyi de asıl işi sürü çobanlığı değil idiyse Kangalın, bu bölgede nasıl ortaya çıktı?Birinci kuram; sürücülük yapan Kangal oymağı bu bölgeye geldiğinde zaten burada bulanan gerçek kangallar ile Orta Asya kökenli Yörük itleri karışmaya başladır ve bazı sürücüler ellerinde öz-kangal çeşidini değişik neden ve ihtiyaçlarla korudular. Bu nedenle hala son yıllardaki Kangalmanyanın etkisiyle azalmış da olsa, Sivas bölgesinde kaba tüylü, ala, kurtsu kafalı itler hala görülürler. Koyunculuğun yoğun olduğu, Eskişehir, Sivrihisar’da Kangal’ın görülmeyip, o bölgeyi Akbaşın yurdu ilan etmenin bu karışımla bir ilgisi olabilir mi?İkinci kuram; birinci ile ilişkili olarak, Sivas ve dahası Anadolu’nun Türklerden önceki halklarının üretim biçimleri ile ilgilidir. Peki tarihin ne kadar gerilerine kadar gidebiliriz? Hititlere ve onlardan önce Sümerlere kadar gidebiliriz. Peki kimdi bu halklar, ne işi işlerlerdi ve nerelerden gelmişlerdi? Bu halklar tarih sahnesinden kalktıktan sonra bunların nesilleri, eserleri ve uygarlıklarına neler olmuştu? Bu soruya ilk başlarda yanıt verilmişti. Bu halklar yeni gelenlerle karıştılar. Bu arada hayvanları da karıştı ve hatta gelişti. Böylece başladığımız yere geri dönmüş olduk. Yukarıda sözü edilen değişik neden ve ihtiyaçlar, ayı ve domuz avında iş bitirici olarak kullanılmasının yanında cüssesinden ötürü it güreşlerinde kullanılmasıdır. Ayrıca farklı bir konu olmakla birlikte, belirtilmelidir ki it boğuşunun hem Anadolu’da hem de Orta Asya’daki geçmişi çok eskidir. İt güreşlerinde güreştirme usulleri ve niyetleri Avrupa’daki usullerden farklıdır. Sonuca varmadan önce karışık olduğu söylenen Batı Anadolu’nun Yörüklerine dönelim. Önce soru: karışmamış bir Anadolu ırkının varlığından aklı başında olan biri söz edebilir mi? Anadolu’da kanlar vardır saf ırklar değil. Bu durum hem Kangal hem de Akbaş kümesi için geçerlidir. Niçin? Açıklaması ilk sayfada: sonradan, belli kıstaslara göre adlandırılan kümelerin safkanlığı kuşku götürür, çünkü zaten bu itler hiçbir zaman safkan olsunlar kaygısıyla yetiştirilmemişlerdir. Kaygı, niteliğin yüksekliğindedir. Belirli bir zihniyete göre, anlaşılan, kangal dışındaki her it kümesi karışıktır. Sanmam ki Kangalın karışmadığı kanıtlanabilsin. Bu karışıklıksızlık, bu itler için Avrupa zihniyetinin uyarlanıp, safkanlığına ilişkin iyi niyetli bir temenni taşınmasından öteye gitmez. Afyon ve çevresi Türkiye’nin Yörük yerleşiminin, böylece küçükbaş hayvancılığın en yoğun olduğu yerlerden biri olmasına rağmen, Kangal’ın ısrarla Sivas bölgesinde üretilmesi ve Sivas’tan uzaklaştıkça niteliğinin bozulduğu savına karşılık, ne denebilir?
   Niçin Afyon yöresi itleri ısrarla, Akbaş ve Kangalın karışımıdırlar? Kökü Sivas Kangalına dayandırmak ihtiyacının arkasında yatan merkeziyetçiliktir ancak. Anadolu’da Kangal gibi bir ırkı geliştirmek için tek yalıtılmış yer Sivas mıdır? Değilse, Orta Asya’dan geldi ise, hayvancılığın yaygın olduğu tüm bölgelerde –Eskişehir, Afyon, Tunceli ve daha nicesi- görülmesi gerekmez miydi? Kangal ‘da acaba hiç yerli ırk yok muydu kangallılar gelmeden önce? Sivas bölgesinde Yörük yapılı –kaba tüylü, kurtsu kafalı, ala- itlerin varlığını biliyoruz. Bu ne demektir? Kangal’ın bu bölgeye Yörüklerden çok önce ayak basmış olması demek olabilir mi? Aynı şekilde Kangal boyu bu bölgeye gelmeden önce burada yaşayan halklar yok muydu? Kangal’ın eski halkı kendi itlerini üretemeyecek miydi? Türkler gelmeden önce bu bölgede ve tüm Anadolu’da küçükbaş hayvancılığın yok olduğunu iddia edebilir miyiz? Edemeyeceğimizi ilk sayfalarda gördük. Beyaz peynir ve kaşar peyniri Anadolu’da Aristo zamanından beri (M.Ö. 5. yy) yapılmaktadır ve bu peynirler geleneksel olarak keçi ve koyun sütünden üretilmişlerdir. Türklerden önceki pek çok kavim, sürülerini güderken yaban hayvanlarına karşı korunmasız mıydılar? Yunanistan, Bulgaristan, Portekiz, İspanya ve İtalya’daki sürü gütme yöntemi aynı Anadolu’daki gibidir. Yarı göçebe bir usul söz konusudur. Sürüler kışın alçaklarda yazın yükseklerde bulundurulur. Koyunlar Karaman koyunu gibi toplu olarak yayılırlar. İspanyol, Bask, ve İtalyan çobanlar da mı sürücülüğü göçebe Türklerden öğrenmek durumunda kalmışlardır? Öğrendilerse niçin onlar da Kangallanmadılar? Ak donlu çoban itlerine neden Avrupa’da daha sık rastlanmaktadır? Arada akla uygun bir ilişki olsa da sanıldığı gibi koyunun rengi değildir asıl cevap. Öyle olsaydı Kangal da sarı koyunlara koyçılık ederdi. Yukarıda ki beşinci soruya dikkat edilmelidir burada. Yineleyelim ifade değişikliğine giderek; buna göre Kangal yanlış renk taşımaktadır. Karabaşlı ve ak bedenli olmalıdır. Ne var ki apak olan akyaka Kangallar karabaşlı değillerdir. Asıl çalışmamda açıkladığım gibi birbirine ters kuramlar, gayet bol kanıtlarla birbirlerine karşı savunulabilirler.
   Bu konuyu burada bırakıp asıl belirtilmesi gereken noktalara gelelim. Örneğin: İspanya ve Fransa Pirene dağlarının Pireneleri, İtalya’nın Maremması, Polonya’nın Tatarı, Macaristan’ın Kuvavzsı gibi ak donlu çoban itlerine Yunanistan ve Bulgaristan’da da rastlanır. Bulgaristan’ın akdonlu itlerine ek olarak Karakaçan denilen ak özerine kara lekeli itleri mevcuttur. Doğrudur ki, Romanya’da Sharplanetz denilen kül renkli, karabaşlı, kaba tüylü itler ile, İspanya’nın Kangalı andıran ama Kangal’dan çok daha ağır ve Mastif görüntülü, çoğunlukla çift mahmuzlu, her renkte olabilen itleri söz konusudur. Ama bunlar aktürler kadar öne çıkmamıştır. Sarplanetzin Kangal türevi olduğu iddiasına gelince. Sadece karabaşlı olması bu iddiayı doğrulamak için yeterli değildir. Sarpilanetz, Kangal’dan küçük, bol kaba kürklü, koyu boz/kul renklerinde bir ittir. Anadolu’dan oraya geçmiş olması mümkündür ama bu durum ancak Yörük itlerinin devamı olması ile açıklanabilir. İkinci açıklama da, Romanya’ya başka göçebe Orta Asyalı oymaklarca çok daha önce götürülmüş olabileceğidir. Nitekim, Romanya dağlarında yayılan koyunlar Karakul koyununun bir türevidirler. Bu durumda, Avrupa’ya yönelik Hun ve Moğol akınlarını dikkate almak gerekir. Böyle durumlarda her şeyin kökünü tek bir kaynağa indirmek kolaycılıktır. İnsanın ortaya çıkış yeri olarak Afrika gösterilse de bu iddiayı sorgulayabilecek pek çok başka teori de mevcuttur. Romanya’nın Sarplanetzleri Hun ve Moğol kökenli değil ise pekala, Bolu civarı itlerinden olabilir. Bolu ve çevresi itleri bol kaba tüylü olup aralarında karabaşlılara pek sık rastlanır ve renkleri koyu bozkurt donuna kadar uzanır. Ana fark büyüklük olabilir ki, Romanya’da küçülmüş olabilirler ya da resmi kayıtlardakiler küçük olanlar olabilirler. Bir ırkın cüssesini beş on nesilde değiştirmek mümkündür.
   Neden Avrupa’da ak çoban iti ırkları var diye biz de bir taklit sürecine girerek Akbaş ırkı tanımına balıklama dalıyoruz? İkinci sayfadaki sorumuza geri dönelim: “O vakte kadar - Kangal- varlığına işaret edecek uzman kişi ve kurumlardan yoksun mu bulunuyorduk?” Evet yoksun bulunuyorduk. Şimdi bu kişilere sahip miyiz? Olabilir, eğer aşağıdaki sorulara cevaplar hazırsa. Kangal niçin yöreye özgü özellikler taşır? Neden başka yörelerin itleri bu özellikleri taşımaz? Türk bilim adamları Gammal, Kangal ilişkisini ciddiye alıp sıfatlarına uygun bilimsel bir araştırma yapma zahmetine katlanmışlar mıdır?Kermanşah ve bölgesine gidip karşılıklı araştırmalar yapma niyetini şu sıralar ya da yakın zamanlarda taşımakta mıdırlar? Taşımaktalar ise, bu farazi karşılaştırmalı çalışmayı, iç yapıya (genotip) mı, dış yapıya (fenotip) mı dayandıracaklardır? Yoksa ezberlerini yinelemeyi genelleyecekler midir? Kangalın kalıtım haritası en ince ayrıntısına kadar çıkartılmış mıdır? Buna ek olarak boy, renk, kıl yapısı ve mizaca ilişkin kalıtımsal bulgular ellerinde var mıdır? Varsa ne vakit yayınlayacaklardır? Anadolu Çoban İtlerinde ak rengin kendini değişik nedenlerle, değişik gölgeler halinde ortaya koymasının ardında yatan nedenlere göz atmışlar mıdır? Kalıtım bilimci Roy Robinson’un 1989’da “Anadolu Çoban İtinde Post Rengi Kalıtımı” adlı çalışma ve makalesine ekleyecekleri herhangi bir ek bulgu söz konusu mudur? Yoksa bir başka önemli kalıtımbilimci Willis ve diğerlerinin de konuya eğilmelerini bekleyip son sözü mü söylemeyi tasarlamaktadırlar? Öncü nitelikli, açıklayıcı çalışmaların Türk olmayan kaynaklarca değil, Türk bilimadamları ve uzmanları tarafından yapılmasını dört gözle bekliyoruz. Dış kaynaklar tarafından öne sürülüp, kabul ettirilen iki sözde ırk ile tüm Anadolu’daki yerel varsıllığı yok etmek, gayet sorumsuzca bir tavırdır. Anadolu’da yerli sığırların Holştayntlar lehine yok olma sürecini, itlerde de görmeye başladık. Çözüm, özekçi (merkezci) düzenlemelerle değil bölgesel düzenlemelerle, önce o bölgenin insanlarının doğrudan katılımı, sonra bilim adamlarının katkıları ve en son olarak da devletin katkısıyla gelecek sonuçlar ve gelişmelerdir, çünkü bu itler ne Ankara’da BMM’de ne de merkez olarak saptanmış kasaba ve köylerde geliştirilip, korundu.
   Bu itlerin bugünkü varmış oldukları ve bizim hayran olup saygı duyduğumuz aşama, sürekli akışkanlık, çeşitlilik ve acımasız seçim usullerine dayanır. Yoksa kağıt üstünde yapılan düzenleme ve kararlarla bu itler, bu gidişle Avrupalılaşırlar ve yok olurlar. Bunun doğruluğunu görmek için Avrupa ve Amerika’daki Mastif, Pirene ve hatta Anadolu Çoban İtlerinin durumunu irdelemek yeterli olur. Nasıl denirse cevap şu olur? Amerika’da Avrupa’dan giden tüm çoban itleri en çok on nesilde ömürlerini doldurdukları için Amerika dikkatini Türkiye’ye çevirdi. Türkiye’deki seçim usulünün orada uygulanmaması sonucunda, doğan eniklerde çobanlık yapabilecek eniklerin sıklığını düşürme aşamasına girildi. Amerika’da, sürekli olarak nitelikli Alman Kurtları için Almanya’dan ithal yoluna gidilmesinin de nedeni aynıdır: seçim. Oysa bugün Türkiye’de devlet eliyle itlerin niteliği yozlaştırılmakta, bunun adına bilimsel üretim denilmektedir. Çoban iti, sığır üretir gibi üretilemez. Şimdiden Türkiye’de pek çok kişi, bu itlerde daha iri kafa, daha geniş göğüs, daha ağır gövde, renk gibi özelliklere göre seçim yapmaya başlamıştır. İt çiftlikleri de bu konuda başı çekecek görünmektedir. Mizacın önemi yok olmaya başlamış, görüntü öne çıkmıştır.
   Artık ağırlık ve boylarla itler tarif edilmeye başlanmıştır. İtler ne cesaret, ne sorumluluk ne zeka, ne de dayanıklılık olarak sınanmaktadırlar. Bu kişiler vakitlerini harcamaktadırlar. Kendilerini Mastiflendirerek vakit kaybını önleyebilirler. Bugün Ukrayna, Rusya ve Türkmenistan’daki Alabayların ne gibi katı kıstaslarla üretildiklerine dikkat ediniz. Çobanlık dışında, yasa dışı ilan edilen it boğuşları da olmasa, bu itler adeta hiç bir sınavdan geçirilmeyeceklerdir. Boğuş sırasında ise itler en azından güç, dayanıklılık ve cesaret gibi üç nitelik açısından sınanmaktadırlar. Seçim yapmanın zamanı gelmiştir. Ya manken üretilir podyumda gösteri için, ya da korumacı üretilir er meydanı (gerçek bir çoban iti için er meydanı ona meydan okunan her yerdir; bu ev ya da sürü koruması olabileceği gibi, insan, hayvan ya da başka itlere karşı kendisini de korumak durumunda kaldığı her hangi bir yer ya da durumdur) için. Kendisinde saygı uyandıramayan bir ite gösterilen sevgi değil, acımadır. Gelecek nesiller acıma üzerine kurulsaydı, acaba bugün gurur duyduğunuz bu itler bugünlere ulaşabilirler miydi? Anadolu’da itler yozlaştırıldıktan sonra, İran ve Afganistan’a gidilip değerli it aranacak zamanlar pek uzakta görünmüyor. Daha ayrıntılı çözümleri daha sonra ele almak umuduyla, şimdilik ayrıştırma ile yetiniyorum.
   Sonuç olarak gerçek Kangal, bilinmeyen bir zamanda başka bir yerden gelmiş olabilmekle birlikte, en eski kayıtlara Güney Doğu Anadolu, Sivas ve Sivas’ın güney batısında rastlanmasından ötürü Anadolu kökenlidir. Akbaş batıdan gelmiş olabileceği gibi, pekala Oğuzlarla da Anadolu’ya gelmiş olabilir. Akitlere, İran’da rastlanabileceği gibi, Afganistan ve Kırgızistan’da da rastlanması, Anadolu’daki Akitlerin Türkler öncesi ve sonrası akitlerin karışımı olduğu söylenebilir, ne var ki en doğrusu, akitlerin Yörük itlerinde kendini gösteren bir renk olduğudur. Ak renk, tüm itlerde ortaya çıkan caydırılamaz bir kalıtsal özelliktir. Yörük itleri akından karasına, bozundan alasına bir bütündür ve Sivas dahil olmak üzere tüm Anadolu’da görülürler. Bu ifade Anadolu Çoban İti adının benimsenmesi anlamına gelmez, benimsenebilecek olan genel bir ad vermek niyetiyle,Anadolu/Türk Çoban İtleri (çoğul) olabilir. Çoğul adlandırma, Anadolu genelindeki tüm itlerin, bir kazanda çorbalaştırılması değil,ayrılıkların ve özelliklerinin tanınması anlamına gelir. Bu aşamada itlere ilgi bölge insanların katılımıyla, şehir ya da kasaba adındansa, bölgesel ya da işlevsel adlar vermenin vakti gelmiştir. Bu aşamadan sonra Kangal adının değiştirilmesi söz konusu olamamakla birlikte, Akbaş için yapılan hatadan dönülmesi ve onun diğer Yörük iti renk ve donlarının dışlanmasına son verilerek, Yörük iti adı altında toplanması için henüz geç kalınmış sayılmaz. Ocak 30, 2004